Siyasette bazı cümlelerin ağırlığı, söylendiği anın sıcaklığında değil; aylar, hatta yıllar sonra ortaya çıkan sonuçlarla tam anlamıyla kavranmıştır.
O siyasi söylemin gerçek şifrelerini, o günkü tepkiler veya günübirlik şaşkınlıklar değil, taşlar yerine oturdukça usulca beliren devlet mekanizması anlatır.
22 Ekim 2024, Türk siyasi tarihi için tam da böyle bir kırılma, böyle bir milât tarihidir...
MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin TBMM kürsüsünden yaptığı o ezber bozan çağrı, söylendiği gün Türkiye’nin üzerine çökmüş siyasi sis perdesini bir anda dağıtmak yerine, pek çokları için yeni ve puslu tartışmaların kapısını aralamıştı.
Kimi büyük bir şaşkınlık yaşadı, kimi siyasi reflekslerle sert tepki gösterdi, kimi ise "Bunun sonu nereye varacak?" diye endişeyle sordu.
Fakat Sayın Bahçeli’nin siyasetine sadece günlük polemiklerin ve kısır çekişmelerin penceresinden bakanlar, o gün Meclis çatısı altında yankılanan sözün arkasındaki derin devlet aklını ıskaladı.
Çünkü orada konuşulan, terörle yaşamanın, onu idare etmenin veya taktiksel bir denge kurmanın yeni bir biçimi değildi.
Tam tersine, o gün ortaya konan irade; terörü Türkiye’nin gündeminden bütünüyle çıkarma ve bu prangayı söküp atma iradesiydi.
Bugün, 22 Ekim’in üzerinden neredeyse iki yıl geçmişken, o gün atılan adımın nasıl bir devlet mekanizmasına, hukuki zemine ve eylem planına dönüştüğünü çok daha net görebiliyoruz.
Dün "Takip ve Değerlendirme Kurulu"nun ilk toplantısını yapması, 22 Ekim’de başlayan hikâyenin en kritik cümlesini kuruyor: Siyasi irade, artık vücut bulmuş ve kesin bir uygulama iradesine dönüşmüştür.
Burada, geçmişten gelen tortularla oluşan temel bir yanılgıyı düzeltmek ve kavramları yerine oturtmak gerekiyor.
Terörsüz Türkiye hedefini, geçmişteki ve toplumsal hafızada kırgınlıklar bırakan "çözüm süreci" formlarıyla tarif etmek, devletin yeni stratejisini hiç anlamamaktır.
Çünkü mesele artık örgütle siyasi bir müzakere masası kurmak, bir pazarlık yürütmek veya esneklik göstermek değil. Mesele, örgütün silahlı ve örgütsel kapasitesinin gerçekten ve kalıcı olarak ortadan kalkıp kalkmadığını devletin bizzat kendi tavizsiz kurumlarıyla tespit etmesidir.
Bu, basit bir terminoloji veya kelime oyunu farkı değil; devletin sahadaki pozisyonunu belirleyen en hayati ayrımdır.
Nitekim 10 Ağustos 2026’da Meclis’ten geçen ve 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren "Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun"un mimarisi tamamen bu mantık üzerine inşa edilmiştir.
Kanun; PKK/KCK’nın fiilî varlığının bütünüyle sona ermesi ve elindeki silahların devlete teslim edilmesinin, doğrudan güvenlik kurumlarınca sahada tespit edilmesini şart koşuyor. Bu tespitin de Millî Güvenlik Kurulu (MGK) kararıyla en üst perdeden teyit edilmesini esas alıyor.
Yani devlet artık “Bize söz verdiler, bekliyoruz” demiyor. Devlet, “Sahaya inecek, görecek, ölçecek ve tespit edeceğim” diyor.
Bahçeli’nin 22 Ekim çıkışının şifrelerinin bugün çok daha iyi anlaşılmasının temel nedeni de buradadır. Onun siyasetini günlük reyting kaygılarından çıkarıp "devletin sürekliliği ve bekası" üzerinden okuduğunuzda, taşların nasıl bir ustalıkla oturtulduğunu görürsünüz.
22 Ekim’de ortaya konulan vizyon, “Türkiye terörle ilgili yeni bir sayfa açsın” basitliğinde değildi; “Türkiye terör defterini ebediyen kapatabilecek o büyük iradeyi göstersin” fikriydi.
Bu vizyon, Türkiye’nin önümüzdeki yüzyılını belirleyecek kadar büyüktür.
Çünkü on yıllardır süren terör meselesi, Türkiye’nin yalnızca millî servetini ve güvenlik bütçesini yutmadı; siyasi enerjisini tüketti, iç cepheyi sürekli yordu, dış politikada ayak bağı oldu, şantaj aracı olarak kullanıldı ve ağır bir diplomatik maliyet üretti.
Türkiye, on yıllarca enerjisini geleceğini kurmaya değil, hayati güvenliğini korumaya harcamak zorunda bırakıldı.
Şimdi Cumhuriyet tarihinde ilk defa, bu kronik prangadan kurtulma ihtimali ile Türkiye’nin bölgesel şahlanış iddiası aynı siyasi denklemde okunuyor. Terörsüz Türkiye, yalnızca “dağlarında silah sesinin duyulmadığı bir Türkiye” demek değildir.
Asıl sormamız gereken; Terör yükünden kurtulmuş, enerjisini içeriye değil dışarıya harcayan bir Türkiye neleri başarabilir?
Enerji koridorlarında merkez ülke olmada… Kalkınma Yolu ile Basra’yı Avrupa’ya bağlamada… Zengezur üzerinden Türk dünyasıyla kucaklaşmada… Irak ve Suriye’nin yeniden inşasında… Küresel savunma sanayii liginde zirveye oynamada… Kısacası bölgesel güç mimarisini sıfırdan yazmada…
Türkiye’nin önündeki bu devasa fırsat alanlarının genişlemesi, içerideki güvenlik yükünün sıfırlanmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Bugün Orta Koridor’u, Kalkınma Yolu’nu ve Türk dünyasının jeopolitik yükselişini büyük bir öz güvenle konuşabiliyorsak, bunun arkasında Sayın Bahçeli'nin yıllardır ısrarla vurguladığı o yapı taşı var: İç cephenin çelik gibi sağlamlığı.
Bu kadar iddialı bir devlet projesinin başarısı romantik nutuklarla değil, sahada doğrulanmış somut sonuçlarla kanıtlanacak olması çok mühim.
Silahlar envanterleriyle birlikte eksiksiz teslim edildi mi? Örgütün komuta-kontrol kapasitesi sahada gerçekten çöktü mü? Finans kaynakları bıçak gibi kesildi mi? Müttefik görünümlü ülkelerin taşeronluğunu yapan sınır ötesi yapılanmalar ne durumda? Örgütün ileride farklı siyasi maskeler ve dernekler altında yeniden üremesinin önüne geçilecek mi?
İşte Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Cevdet Yılmaz Başkanlığındaki Takip ve Değerlendirme Kurulu, masasında bu ağır sorularla oturuyor.
Adalet Bakanlığı’nın hukuki denetimi, Dışişleri Bakanlığı’nın diplomasi ağı, İçişleri ve Millî Savunma Bakanlıklarının saha gücü, MİT’in derin istihbarat kapasitesi, MGK’nın devlet aklı ve Cumhurbaşkanlığı’nın icra gücü...
Bu tablo bize; bu artık tek bir kurumun veya bürokratik yapının işi değildir. Bu, devletin bütün hücrelerini sahaya sürdüğü, dönüşü olmayan bir tasfiye hareketi olduğunu haykırıyor.
Devlet aklı dediğimiz mekanizma sloganlarla konuşmaz, şov dolu bir zafer ilan etmez. Sadece ilmek ilmek örer ve doğru zamanda nihai taşı yerine koyar... İşte 22 Ekim 2024’ten bugüne baktığımda gördüğüm fotoğraf budur.
Önce en zor olan yapıldı; siyasi irade bir liderin ağzından ortaya kondu. Sonra ince bir işçilikle örgütün mecburi fesih adımları sağlandı. Meclis devreye girdi, çerçeve yasa çıkarıldı. Bugün ise o yasayı sahada milim milim uygulayacak devlet mekanizması düğmeye bastı.
Bir siyasi çağrı önce hukukun sağlam zeminine taşındı, şimdi ise kurumsal denetim çarkına dönüştü.
Yol bitmiş midir? Elbette hayır. Devlet aklını ve güvenlik bürokrasisini asıl zorlayacak bölüm sahadaki pratikle şimdi başlıyor.
Ancak mesele artık belirsiz siyasi atmosferlere değil, devletin çelikten kanunlarına ve kurumsal teyit süreçlerine emanettir.
Milletimizin beklentisi artık, atılan kararlı adımların sahada kalıcı sonuçlara dönüşmesidir. Türkiye’nin devlet aklı, sabrı ve kararlılığıyla yürüttüğü bu sürecin, ülkemizin huzurunu ve güvenliğini tahkim eden tarihî bir kazanıma dönüşeceğine olan inanç güçlüdür.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; sözü çoğaltmak değil, atılan adımların ortaya çıkardığı kalıcı neticeyi hep birlikte görmek ve Türkiye’nin bu büyük yürüyüşünü güvenle sürdürmektir...

