İnsanoğlu, ruhunun derinliklerindeki ilahi emaneti unutup da varlığı dünya menfaatine tahvil etmeyegörsün; topraklar üstünde Hak namına ne kadar mukaddes değer varsa, hepsini kendi nefsine bir gişe yapmaktan çekinmiyor. Bugün ekranları dolduran o karanlık tablolar, gizli kasalardan dökülen külçeler, irfan kisvesi altında kurulan o ihtişamlı şirketler gösteriyor ki; ruhun gıdası olan iman, maalesef ufku kararmış simsarların ellerinde bir ticaret senedine dönüştürülmüş durumda.
Bu mübârek toprakların o dingin, asil ve hiçlikten beslenen irfan geleneğinden bakıldığında, insanın ruhunu asıl inciten de budur. Zîrâ mesele, yalnız ortaya dökülen para, altın yahut o kirli ilişki ağlarından ibaret değildir... Asıl acı olan, bütün bu sefaletin Hak ve hakîkat iddiâsındaki bir manevî otoritenin gölgesinde meşrûiyet kazanması; daha da ötesi, bu vatana, bu millete mal olmuş büyük bir irfan mîrasının, insan-ı kâmil mefkûresinin ve hizmet ahlâkının menfaat simsarlarınca hoyratça istismar edilmesidir.
Bu sebeple karşımızdaki tabloyu yalnızca bir asayiş veya mali denetim meselesi olarak görmek eksik kalır. Burada sorgulanması gereken, bir medeniyetin gönül terbiyesi üzerine kurduğu emanet anlayışının nasıl olup da servet, nüfuz ve itaate dayalı bir düzene dönüştürüldüğüdür.
Çünkü bu topraklarda gönül terbiyesi hiçbir zaman bir kasa terbiyesi olmamıştır. Asırlardır süregelen o yol, insanı benden arındırıp bize, nihayetinde hiçe vardıran bir seyr-i sülûktür; oysa bugün karşımızdaki manzara, hiç olmayı öğütlerken kendini her şey zanneden bir avuç insanın, o kutlu yolu bir servet biriktirme talimatnamesine indirgemesidir.
Medeniyet tasavvurumuzda dergâhlar; devletin karşısında konumlanan yapıların kurulduğu, gizli ajandaların yürütüldüğü, inancın ve maneviyatın para ile güce tahvil edildiği karanlık dehlizler değildir.
O asil gelenekte tekkeler, nefsin ezildiği, kibrin ayaklar altına alındığı, cemiyete karşılıksız hizmet edecek vakıf insanlarının yetiştirildiği birer ahlâk akademisidir...
Gerçek maneviyat yolları, insanı dünyevi hırslardan arındırıp özgürleştirirken; bugün milyonlarca mensubu olduğu iddia edilen kapalı yapılar veya modern çağın enerji guruları, insanı barınma, iş ve network ağı üzerinden kendilerine "kul" etmektedir.
İnanç, bu yapıların elinde kitleleri uyuşturan, onları finansal birer köleye dönüştüren bir afyona çevrilmiş durumda. Oysa hakikî irfan yolunda mürşid, dervişin efendisi değil; ona hakikati gösteren bir aynadır. Kendi kusurunu görmesi için karşısına tutulmuş bir aynadır.
Mürşid, insanı kendisine bağlamaz; Hakk’a yöneltir.
Borçlandırmaz, minnet altında bırakmaz; Bilakis kulun yalnız Allah’a karşı mesuliyetini hatırlatır. Çünkü irfan, insanı bir başka insanın ipoteği altına sokmak değil, nefsinin esaretinden kurtarmaktır.
Edep, aşk ve hoşgörünün yerini korku ve itaatin alması
Bu yozlaşmanın en acı tarafı, o güzelim edep ve aşk kavramlarının yerini korku ve sorgusuz itaatin alması.
Büyüklerimizden duyduğumuz güzel bir kelam vardır...
"Dervişin mürşidine olan bağı demirden değil, gönüldendir. Çekip gitmek dileyene ne engel olunur, ne de ona bir bedel ödetilir. Çünkü bu yol esaretin değil, kendi rızasıyla sevip duranların yoludur."
Oysa bugünkü kapalı yapılarda bu bağ, ekonomik ve sosyal bir tuzağa dönüşmüş durumda... Ona barınacak yeri, çalışacak işi, evleneceği eşi o yapıya bağlı olan insan için ayrılmak artık bir iman meselesi değil, hayatta kalma meselesidir.
Aşk ile korkuyu, gönüllülük ile mecburiyeti birbirine karıştıran bu zihniyet, irfanın en temel ilkesini ayaklar altına almakta. Hiç kimse Hak’tan başka hiçbir otoriteye kayıtsız şartsız teslim olamaz.
Özgürlük ortamında bu zehir neden hâlâ besleniyor?
Dinimizi özgürce yaşayabilmenin önündeki baskıların ortadan kalktığı bir Türkiye’de, insanları hâlâ kapalı ve yozlaşmış yapılara çeken kuvveti başka yerde aramak gerekir. Bu yapılar artık yalnızca bir inanç çevresi sunmuyor; barınma, eğitim, iş, sosyal çevre ve aidiyet üzerinden insanın hayatını kuşatan bir bağımlılık düzeni kuruyor.
Köyünden, kasabasından kopup büyükşehire gelen gence, devasa yalnızlıklar ve ekonomik zorluklar içinde boğuşan insana bu yapılar salt bir inanç sunmuyor; ona sıcak bir yatak, yemek, burs ve mezun olduğunda iş bulabileceği kapalı bir ekosistem vadediyor.
Fakir ailenin çocuğu o yurdun kapısından içeri girdiğinde, verilen bir tas çorba önce minnete, sonra mecburiyete, en sonunda da o yapının liderine sorgulanamaz bir itaate dönüşüyor.
Ve ne yazık ki bu sıcaklığın altında bir bağımlılık zinciri örülüyor... İşte meseleye en derin köklerinden baktığımızda en büyük felaket burada...
Allah’ın emriyle zenginin kesesinde fukaranın mutlak hakkı kılınan zekât, fitre ve infak kapısı; maalesef bugün dünyalık yığma derdine düşmüş bu yapıların elinde bir ibadet olmaktan çıkarılmış, kalabalıkları sevk ve idare etmek için kullandıkları bir kudret devşirme makinesine dönüştürülmüştür.
Oysa bu toplumda zekât; din simsarlarının kasalarına değil de gerçek ihtiyaç sahiplerine, şeffaf ve adil mekanizmalarla ulaştırılsaydı; bu ülkede ne fakirlik kalırdı, ne çaresizlikten doğan ahlaksızlık, ne de sömürü çarkları...
Asıl ruh kökümüze sahip çıkmak
Bu operasyonlar yapılırken düşmememiz gereken en büyük tuzak; mali raporlara yansıyan bu yozlaşma üzerinden, Türkiye’nin asıl ruh kökü olan, bu toprakları vatan yapan o bin yıllık irfan geleneğimizi toptan hedefe koymaktır.
Kurunun yanında yaşın yanmasına, sahtekârlar yüzünden hakiki tasavvuf ehlinin töhmet altında bırakılmasına müsaade edilmemelidir.
Nasıl ki sahte bir sikke, altının kendisini değersiz kılmazsa; birkaç şarlatanın işlediği cürüm de bu topraklarda yüzyıllardır meyve veren o hakiki irfan ağacının köklerini çürütmez.
Gerçek derviş, cebi altın dolu kasalarla değil, kalbi devlet, millet ve Hak aşkıyla dolu olan "vakıf insan"dır.
O, yol gösterir ama kimseyi rehin almaz; sever ama karşılığında itaat değil, yalnız daha çok sevgi bekler...
Bizler de ekranlarda ve köşemizde bu şarlatanların maskesini düşürürken, bir yandan da toplumun o temiz inanç fıtratını sömürtmeyecek, şeffaf ve ahlâkı merkeze alan sivil irfan yollarının yaşatılmasına omuz vermeliyiz.
Çünkü bizi küllerimizden yeniden doğuracak olan şey paranın gücü değil, kibrini yenmiş ve hiç olmuş o kâmil insanların mayaladığı ahlâktır.
Bu ahlâkı yeniden ete kemiğe büründürmek, ne bir kasa denetiminin ne de bir genelgenin değil, yeniden gönül diliyle konuşabilen, halkın içinden çıkmış hakiki irfan ehlinin işidir.

