Dinle
Kaydet
Türkiye Gazetesi
Ömer Muhtar’dan bugüne: Manevi jeopolitiğin mirası
0:00 0:00
1x
a- | +A

Devletlerin dış politikası, yalnızca çıkarların soğuk hesabıyla açıklanamaz. Hele ki söz konusu coğrafya, tarihin hâlâ bugünün siyasetine yön verdiği bir coğrafyaysa…

Türkiye’nin Libya’dan Mısır’a, Körfez’den Doğu Akdeniz’e uzanan son dönem diplomasi trafiğini de yalnızca “normalleşme” ya da “bölgesel nüfuz” kavramlarıyla okumak, meselenin esasını ıskalamaktır.

Çünkü Ankara’nın elinde, başkalarının sahip olmadığı bir imkân var: Tarihin hafızası.

Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan’ın Bingazi’de Ömer Muhtar’ın kabri başında dua ettiği o kare Türkiye’nin kendisine omuz verenleri unutmayan, tarihine ve dostlarına vefasını koruyan devlet geleneğinin anlamlı bir tezahürüydü.

Bugünü anlamak için bazen bugünden çıkarak: haritaların, anlaşmaların, diplomatik protokollerin ve devletler arası hesapların gerisine bakmak gerekir. Zira bazı coğrafyalarda dün ile bugün arasındaki bağ kopmamıştır; diplomasi de işte o bağın üzerinden yürür.

Ömer Muhtar’dan bugüne: Manevi jeopolitiğin mirası
Başlık ResmiÖmer Muhtar’dan bugüne: Manevi jeopolitiğin mirası

İşte Libya bunun en canlı örneklerinden biri...

115 yıl önce Trablusgarp çöllerinde aynı istiklal duygusuyla yan yana gelen Gazi Mustafa Kemal ile Ömer Muhtar’ın hikâyesi, bugün yalnızca tarih kitaplarının konusu değil. O hikâye, Türkiye’nin Libya’ya bakışında hâlâ yaşayan ve yaşatan bir hafızadır.

Ömer Muhtar’ın mezarı başında edilen dua bu nedenle sıradan bir diplomatik jest olarak okunamaz.

Bir devlet bazen bir mezarın başında yalnızca geçmişi selamlamaz. Geçmişten bugüne uzanan bir sözün hâlâ unutulmadığını da gösterir.

Türkiye’nin Libya politikasını anlamak için biraz da buradan bakmamız gerekiyor.

Çünkü Libya’nın hikâyesi yalnızca Trablus ile Bingazi arasındaki siyasi ayrışmanın hikâyesi değil. Libya, yıllardır başkalarının hesaplarının da görüldüğü bir sahne olmuştur. Bölünmüşlük, dış müdahaleler için her zaman elverişli bir zemin oluşturmuştur.

Ömer Muhtar’dan bugüne: Manevi jeopolitiğin mirası
Başlık ResmiÖmer Muhtar’dan bugüne: Manevi jeopolitiğin mirası

Türkiye’nin ortaya koyduğu yaklaşımın kıymeti de tam burada ortaya çıkıyor.

Ankara, Libya’nın parçalanmışlığını kendi nüfuz alanını genişletmek için kullanmak yerine, doğusu ile batısının yeniden aynı devlet çatısı altında buluşabileceğine inandı ve bu inancı kararlı bir diplomasiye dönüştürdü.

Dün birbirine silah doğrultan insanların bugün aynı sahada yan yana durabilmesi, diplomasi masasında kurulan onlarca cümleden daha güçlü bir şey anlatıyor.

EFES-2026 Tatbikatı’nda Libya’nın doğusundan 331, batısından 177 askerin İzmir’de aynı tatbikatın parçası olması, bana göre bu yüzden yalnızca askerî bir görüntü değildi.

Aynı üniformanın altında yan yana duran o askerler, Libya’nın geleceğinin sonsuza kadar bölünmüşlük üzerinden okunamayacağını gösteren bir fotoğraf vermişti.

Çünkü devlet dediğimiz şey, yalnızca sınır çizgilerinden ibaret değil, devlet, ortak bir kader duygusudur.

Türkiye’nin Libya’da yapmaya çalıştığı da aslında bu ortak kader duygusunu yeniden hatırlatmak.

İşte burada, hesabın ötesinde bir hakikat kendini gösteriyor. Çünkü bazı bağlar ne anlaşma metinlerine sığar ne de siyasi hesaplarla izah edilebilir. Ben buna manevi jeopolitik diyorum.

Manevi jeopolitik, geçmişe duygusal bir bağlılıktan ibaret değildir; maziye sığınmak, hele bugünü geçmişin gölgesinde okumak hiç değildir.

Tam tersine; tarihsel hafızayı bugünün devlet aklıyla buluşturabilmektir.

Bir başka ifadeyle, ecdadın bıraktığı bağı bugünün çıkarlarıyla çatıştırmadan, bugünün ihtiyaçları için yeniden anlamlandırabilmektir.

Türkiye bunu yalnızca Libya’da yapmıyor.

Ankara-Kahire hattındaki normalleşme de aynı büyük resmin başka bir parçası.

Bir dönem birbirine mesafeli duran Türkiye ile Mısır’ın bugün Doğu Akdeniz’den Kuzey Afrika’ya uzanan ortak çıkar alanlarını yeniden konuşabilmesi, bölgede taşların yerinden oynadığını gösteriyor.

Sayın Fidan’ın El Alameyn’de Nasır ve Sedat’ın anıtlarını ziyaret etmesi de bu yüzden anlamlıydı.

Tarih bazen devletlerin sırtında bir kambur olmuştur. Bazen de devlet aklı onu bir köprüye dönüştürmüştür.

Mesele, tarihten kaçmak değil; tarihle kavga etmeden geleceği kurabilmektir. İşte Türkiye’nin son dönemde yaptığı tam olarak bu...!

Kuzey Afrika’dan Körfez’e uzanan hatta, birbirinden kopuk görünen gelişmelerin aslında aynı arayışın parçaları olduğunu görmek gerekiyor.

Libya’da istikrar…

Mısır’la normalleşme…

Körfez’le güçlenen ilişkiler…

Mekke’de ortaya çıkan yeni irade…

Bunların tamamı, İslam coğrafyasının yıllardır içine itildiği parçalanmışlık hâlinin karşısına yeni bir siyasi akıl koyma arayışının işaretleridir.

Elbette burada hamaset yapmanın da bir anlamı yok. Çünkü tarih bize şunu öğretmiştir: Büyük sözlerin ömrü, onları taşıyacak kurumlar ve gerçek güçler kadar uzundur.

Türkiye’nin önündeki asıl sınav şimdi başlıyor.

Libya’da barış gerçekten kalıcı hâle gelecek mi?

Doğu ile batı arasındaki ayrışma aşılabilecek mi?

Libya’nın petrolü ve doğal kaynakları, ülkenin yeniden inşasına ve halkının refahına dönüşebilecek mi?

Mısır’la başlayan normalleşme kalıcı bir stratejik ortaklığa evrilebilecek mi?

Ve daha önemlisi…

Türkiye’nin bölgede kurmaya çalıştığı bu istikrar kuşağı, dışarıdan gelecek yeni krizlere karşı ne kadar dayanıklı olacak?

İşte bütün mesele burada.

Bazen asıl güç, başkalarının birbirine düşman ettiği insanları aynı masaya oturtabilmektir.

Bazen asıl güç, yüzyıl önce kurulmuş bir bağın bugün hâlâ karşılık bulabilmesidir.

Bazen de bir mezarın başında edilen dua, diplomatik bir metnin anlatamadığını anlatır.

Türkiye’nin bugün yaptığı ise tam olarak bu; geçmişin hatırasını geleceğin stratejisine dönüştürmek...

Bu yüzden Türkiye’nin bölgesel politikasını yalnızca sert güç ya da yumuşak güç kavramlarıyla açıklamak artık yeterli değildir.

Ortaya çıkan şey, ikisinin ötesinde bir devlet aklıdır. Tarihsel hafızayı, kültürel yakınlığı, askerî kapasiteyi, ekonomik çıkarı ve diplomatik kabiliyeti aynı potada eriten bir yaklaşım…

Ben buna manevi jeopolitiğin devlet aklıyla buluşması diyorum. Ve belki de bugün Türkiye’nin önündeki en büyük fırsat tam burada yatıyor.

Çünkü coğrafya değişmez... Ama coğrafyanın geleceği değişebilir.

Bir zamanlar bölünmenin, savaşın ve dış müdahalenin hikâyesi olarak yazılan bir coğrafya; yarın kardeşliğin, istikrarın ve ortak iradenin hikâyesine dönüşebilir.

Yeter ki tarihe yalnızca bakmayalım.

Tarihin bize bıraktığı emaneti, geleceği kurmak için okuyabilelim...

Nur Tuğba Aktay'ın önceki yazıları...

Haber Asistanı

Son 30 günün haberleri
📰

Türkiye Gazetesi Haber Asistanına Hoş Geldiniz!

Son 30 güne ait haberleri, spor gelişmelerini veya yazar yazılarını sorgulayabilirsiniz.