Eski zamanlardan beri adaletin sembolü olan terazi boşuna seçilmemiştir. Terazinin iki kefesi vardır ve o kefelere isim yazılmaz. Bir tarafa makam, diğer tarafa sıradan vatandaş konulmaz. Bir tarafa servet, diğer tarafa yoksulluk konulmaz. Bir tarafa siyasi nüfuz, diğer tarafa yalnızlık konulmaz.
Terazinin bildiği tek şey ağırlıktır.
Bugün fon soruşturması üzerinden Türkiye’nin önünde duran meseleye biraz da buradan bakmak gerekiyor.
Çünkü son günlerde konuştuğumuz şey yalnızca finansal piyasalardaki bir soruşturma değil. Meselenin içinde para var, yatırımcı var, şirketler var, siyasi ilişkiler iddiaları var. Fakat bütün bunların üzerinde çok daha önemli bir başlık duruyor:
Hukuk kimin karşısına kadar gidebilecek?
Cumhurbaşkanı’mız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu dönüşünde uçakta yaptığı açıklamada söylediği söz bu yüzden önemliydi. Soruşturmayla ilgili, “Sorumluluğu olan kim varsa, bunlardan hukuk önünde hesap sorulacaktır” dedi.
Cümlenin üzerinde biraz durmak lazım.
Çünkü burada asıl vurgu “kim” sorusundan önce “sorumluluğu olan” ifadesinde.
Yani mesele kişinin adı değil, makamı değil, siyasi çevresi değil; ortaya çıkacak hukuki sorumluluk...
Bu ayrım Türkiye açısından küçümsenecek bir ayrım değil.
Hepimizin hafızasında siyasi kimliklerin âdeta birer koruma kalkanına dönüştüğü dönemler var. Geçmişte iktidara yakın olmak, bazen muhalefette bulunmak, bazen güçlü bir çevrenin parçası olmak insanlara görünmez bir zırh sağladı.
O zırhın adı kimi zaman “bizden biri” oldu, kimi zaman “siyasi operasyon” denildi, kimi zaman da “bunun arkasında kim var?” sorusuyla hukuk tartışmasının önü kesildi.
Oysa hukuk açısından soru daha basit.
Ne oldu? Kim yaptı? Delil ne söylüyor? Sorumluluk kime ait? Ve sonunda mahkeme ne karar verecek?
Devlet aklı biraz da bu sadelikte kendini gösteriyor.
Cumhur İttifakı’na mensup siyasilerin fon soruşturması sonrasında yaptığı açıklamada adalet ile devletin bekası arasındaki doğrudan ilişkiye dikkat çekmesi, meselenin yalnızca ekonomik bir dosya olarak görülmediğini ortaya koyuyor.
Bu yaklaşımın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü devletin bekası ile adalet birbirinin alternatifi değildir.
Tam tersine. Adalet zayıfladığında devletin meşruiyeti de yara alır.
Bunu özellikle bugün hatırlamak gerekiyor.
Çünkü soruşturma dosyalarının kamuoyunda tartışılması başka şey, insanların daha yargılama bitmeden suçlu ilan edilmesi başka şey.
Tutuklama, mahkûmiyet değildir. Soruşturma, hüküm değildir.
Bir insan hakkında çok ağır iddialar bulunabilir. Devlet bunların üzerine sonuna kadar gidebilir. Ama aynı devlet, suçluluğu kesinleşinceye kadar hukuk düzeninin temel güvencelerini de korumak zorundadır.
Hukuk devletinin asıl imtihanı zaten burada başlıyor.
Hem hesap soracaksın hem de hukukun sınırlarını aşmayacaksın.
Hem kamu zararını araştıracaksın hem de peşin hüküm vermeyeceksin.
Hem güçlü olanın üzerine gideceksin hem de güçsüz olanın hakkını koruyacaksın.
Bunları aynı anda yapabilmek kolay değil. Ama devlet dediğimiz şey zaten kolay olanı yapmak için kurulmuş bir mekanizma değil.
Asıl mesele de burada siyasetin dışına çıkıyor.
AK Partili olsun, MHP’li olsun, CHP’li olsun…
Bu cümleyi özellikle kuruyorum.
Çünkü hukuk açısından siyasi parti üyeliğinin bir ayrıcalık üretmemesi gerekir.
Bir insanın siyasi kimliği, onun düşüncesidir; hukuk karşısındaki statüsü değildir.
Siyaset başka bir alandır, hukuk başka.
Bir partinin mensubu olmak insana siyasi sorumluluk yükler. Ama onu hukukun üzerinde tutmaz.
Nitekim Cumhur İttifakı'nın kendi siyasi çizgisinde de devlet, hukuk ve adalet meselesinin bu kadar güçlü biçimde vurgulanmasının sebebi burada aranmalı.
Zira gerçek sadakat, yanlışı örtmek değildir.
Devlete sadakat, devletin hukuk düzenini korumaktır.
Bazen siyasette en zor cümle “Bizden biri de olsa hesabını vermeli” cümlesidir.
Ama devlet açısından en kıymetli cümlelerden biri de bu değil mi? Adalet değeri, bize yakın olana uygulandığında değil; bize yakın olduğu hâlde yanlış yaptığı iddia edilen kişiye de aynı hukukla yaklaşıldığında anlaşılır.
İnsan tabiatı burada biraz zorlanıyor.
Hepimiz kendimize yakın olanı savunmaya daha meyilliyiz. Kendi tarafımızın hatasını açıklamaya, karşı tarafın hatasını büyütmeye yatkınız. Siyaset zaten bunun üzerine kurulu bir mücadele alanı.
Fakat devlet siyasetten daha büyük bir kavram.
Devletin terazisi, taraftarların alkışına göre hareket edemez.
Bugün bir başkasına uygulanan hukuku alkışlayıp yarın aynı hukuk bize dokunduğunda itiraz edersek, aslında hukuku değil, kendimizi savunmuş oluruz.
Bu nedenle fon soruşturmasını yalnızca “kim tutuklandı, kim ifadeye çağrıldı, operasyon nereye uzanacak?” sorularıyla izlemek eksik kalır.
Daha büyük soruyu sormamız gerekiyor:
Türkiye’de hukuk, siyasi ve ekonomik gücün karşısında gerçekten ne kadar mesafe alabiliyor?
Bu sorunun cevabı yalnızca bugünkü soruşturmanın sonucunda değil, sürecin nasıl yürütüldüğünde de ortaya çıkacak.
Şeffaflık olacak mı?
Deliller hukuk içinde değerlendirilecek mi?
Sorumluluğu bulunan herkes, kim olduğuna bakılmadan yargının önüne çıkabilecek mi?
Ve en önemlisi, suçsuz olan ile suçlu olan arasındaki ayrım yine hukuk tarafından mı yapılacak?
Bunlar birbirinden ayrı sorular değil.
Hepsi aynı terazinin üzerinde.
Devletin önünde sonunda yapması gereken de aslında çok açık.
Suç işleyen kimse, hesabını hukuk önünde vermeli.
Suçsuz olan kimse, hukuk tarafından korunmalı.
Siyasi kimliği ne olursa olsun hiç kimse kendisini hukukun üzerinde görmemeli.
Hiç kimse de siyasi kimliği yüzünden hukukun altında ezilmemeli.
İşte devlet ile iktidar arasındaki en önemli farklardan biri burada.
İktidar değişebilir.
Partiler değişebilir.
Siyasi dengeler değişebilir.
Ama devletin hukuk fikri değişmemeli.
Bugün bir partiye mensup olanın yarın başka bir partinin mensubuna uyguladığı hukuk, aslında aynı hukuktur. Eğer ölçü değişiyorsa, mesele artık hukuk değil, güç ilişkileridir.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey de güç ilişkilerinin değil, hukuk düzeninin konuşulduğu bir devlet ciddiyetidir.
Bu yüzden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Sorumluluğu olan kim varsa, bunlardan hukuk önünde hesap sorulacaktır” sözünü yalnızca bugünün fon soruşturmasına ilişkin bir açıklama olarak okumuyorum.
Bu sözün asıl anlamı daha yukarıda.
Devlet, hukuk karşısında isimlere değil fiillere bakacağını söylüyorsa, bundan herkesin memnun olması gerekir.

