Türkiye’nin dış ticaretini sürdürmesi, dış borçlarını ödemesi, döviz kurlarındaki aşırı dalgalanmaları önlemesi ve muhtemel ekonomik krizlere karşı güven sağlaması açısından döviz rezervleri kritik bir stratejik güvencedir. Bu rezervler, ülkenin uluslararası alandaki finansal dayanıklılığını gösterir. IMF standartlarına göre ideal rezerv seviyesi, bir ülkenin en az 3 aylık ithalatını karşılayabilecek ya da kısa vadeli dış borçlarının tamamını ödeyebilecek tutarda olmalıdır...
Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan, yılın üçüncü Enflasyon Raporu sunumunda brüt rezervlerin 185 milyar dolara yükseldiğini açıkladı. Bu rakam 3 aylık ithalatımız olan 92 milyar doları ikiye katlıyor... Ve 172 milyar dolar olan kısa vadeli borçlarımızın tamamını ödediği gibi 13 milyar dolar da artıyor. Swap hariç net rezervler 35 milyar dolar yükselerek 56 milyar dolar seviyesine ulaştı. Swap hariç net rezerv, Merkez Bankasının net döviz rezervlerinden, barter (takas) anlaşmalarıyla ödünç aldığı geçici dövizleri çıkardıktan sonra elinde kalan tamamen kendisine ait, borçsuz ve öz sermaye niteliğindeki net döviz miktarını gösteren en kritik gösterge...
Peki döviz rezervlerimiz nasıl artıyor? Japonya’da faizlerin yüzde 1; buna karşılık Türkiye’de yüzde 37 olması... Yatırımcılar yoğun biçimde yen borçlanıp Türk tahvillerine hücum ediyor. 2026 yılının ilk 7 ayını kapsayan süreçte Türkiye’deki carry trade pozisyonlarının büyüklüğü 45 milyar dolar ile 50 milyar dolar arasında. Üretime ve istihdama katkı sağlayan Uluslararası Doğrudan Yatırımlar yılın ilk yarısında 4,2 milyar dolarda kaldı. Carry trade ile artan rezervler, Merkez Bankası’nın kendi öz malı değil, bir nevi emanet paradır. Küresel piyasalarda risk iştahı azaldığında veya içeride faiz/kur dengesi bozulduğunda yabancı yatırımcı hızla TL'den çıkıp dövize dönebilir. Yatırımcı çıkarken Merkez Bankası'ndan getirdiği dövizi talep eder. Bu durum, rezervlerde ani ve sert düşüşlere yol açabilir. Ancak petrol fiyatlarının yüksek seyretmesi, eylül ayında faiz indirim kararı alınmasını zorlaştırıyor. Bu yüzden yılın üçüncü enflasyon raporunda yıl sonu TÜFE beklentisi yüzde 26’dan yüzde 28’e yükseltildi.
Merkez Bankası rezervlerinin yükselmesi, ülkenin dış şoklara karşı dayanıklılığını ve borç ödeme kabiliyetini artırdığı için kredi notu artışını doğrudan ve güçlü bir şekilde beraberinde getirir. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları, rezerv düzeyini bir ülkenin "temerrüt riskini" azaltan en kritik makroekonomik göstergelerden biri olarak kabul ediyor. Not artışı doğrudan yabancı yatırım girişini arttırır. Hem üretim hem istihdam güçlenir, devlet yüksek vergi geliri elde eder.
Ancak rezervler artarken bir sıkıntıyı da beraberinde getiriyor. Zira dolar kuru enflasyonun gerisinde kaldığı için yeni yatırımcılar TL mevduata yöneliyor... Bankalar yüksek faiz ödüyor. Dolar ucuz kaldığı için yabancı mallar yerli mallara kıyasla çok daha ucuz hâle geldi. Bu durum ithalatı körükleyip cari açığı büyütüyor. Yıl sonu cari işlemler açığının GSYİH'ya oranının %3 civarında (yaklaşık 54 milyar dolar) olması bekleniyor. Diğer taraftan değerli TL, ihracatçının en büyük düşmanı. İhracatçı ürününü üretirken maaş, enerji ve kira gibi maliyetleri TL olarak öder. TL değerli olduğunda, ihracatçı aynı kârı elde etmek için yabancı müşterisine daha yüksek bir dolar veya avro fiyatı vermek zorunda kalıyor. Bu da talebi azaltıyor.
SONUÇ: Ekonomi literatüründe "şahin politika" olarak adlandırılan yüksek faiz uygulaması, toplam talebi düşürerek enflasyonu kontrol altına almayı hedefler. Ancak bu süreçte kredi maliyetleri arttığı için talep daralır, bireysel harcamalar sekteye uğrar, sonuçta ülke ekonomisinde büyüme yavaşlar...
İşte bu sebepten merkez bankası eylül ayından itibaren kurtuluş formülünü hayata geçirerek yüksek petrol fiyatlarına rağmen (kendi enerji kazanımlarımızın desteğiyle) gevşek para politikası uygulayıp büyüme hızının artmasını sağlamalıdır...

