Tarihte bazı devlet adamları kahramanlıkları ve onurlarıyla, bazıları ise ellerindeki kan, bıraktıkları enkaz ve insanlığa karşı soykırım suçlarıyla anılır... Katil Netanyahu ise tarihin karanlık sayfasına, korku ve hezeyanla yoğrulmuş politikalarıyla adını yazdırmaya devam ediyor...
Geçtiğimiz salı günü Türk askerî heyetimizin Suriye’nin İdlib kentindeki Ebu Zuhur Hava Üssü’nü ziyaretinin hemen ardından buranın katil İsrail tarafından bombalanması tesadüf değil; bilakis, Türkiye’yi kendi kurduğu krizin içine çekmeye çalışan köşeye sıkışmış bir zihniyetin çaresiz hamlesidir.
Katil Netanyahu, sanki Suriye’nin istikbaline kendisi karar verirmiş gibi bir küstahlıkla hareket ediyor.
Ama şunu iyi bilsin ki; Türkiye’nin Suriye’de kurduğu düzen, terörden arındırılmış topraklar, merkezî otoritenin ayağa kalkması, bölgesel istikrar tam olarak Tel Aviv’in kanla beslediği kaos stratejisinin karşısında duruyor.
Katil İsrail parçalanmış, güçsüz ve kendi avucunda tuttuğu bir Suriye isterken; Türkiye, dik duran, egemen ve kendi ayakları üzerinde duran bir Suriye istiyor. Bir tarafta onurlu bir istikrarı, güvenliği ve bölgesel barışı savunan Türk Devlet iradesi; diğer tarafta varlığını kan, kriz ve bitmeyen bir tehdit paranoyası üzerinden sürdüren soykırımcı bir anlayış.
Çürüyen bir Tel Aviv!
Peki bu saldırganlık neden şimdi, neden bu kadar pervasız? Aslında cevap Tel Aviv’in çürüyen içinde saklı.
120 sandalyelik Knesset’te bir zamanlar 32 milletvekiline sahip Likud, bugün anketlerde 23’e çakılmış durumda. Koalisyon ortaklarıyla toplam 51 sandalyede kalmışlar ve bu, hükûmet kurmaya bile yetmeyen bir rakam.
Ekim seçimleri yaklaştıkça Netanyahu’nun elinde kalan tek silah, savaş meydanındaki gösterişli katliamlar.
Çünkü sandıkta çoktan kaybetmiş bir adam, ancak kendisine düşmanlar bularak ülkesinin kurtarıcısı rolüne soyunabiliyor.
İşte bu yüzden Suriye’ye, Lübnan’a, Gazze’ye peş peşe bombalar yağdırıyor.
Bu bir güvenlik stratejisi değil, kanla yazılmış bir seçim kampanyasıdır!..
Kissinger’ın yıllar önce söylediği “İsrail’in dış politikası yoktur, sadece iç politikası vardır” sözü, bugün en kirli hâliyle vücut buluyor.
Koskoca bir bölge, bir katilin siyasi hayatta kalma mücadelesine ve onu ayakta tutan güçlerin hesaplarına kurban ediliyor.
Ve bu vahşetin bedelini şimdi kendi ülkesinde ödüyor...
Düşünün; kendi ülkesinin eski başbakanı bile katil Netanyahu için “tamamen raydan çıktı” diyor.
Eski genelkurmay başkanı ve savunma bakanı ise muhalefete, “Bu adamı indirin, daha fazla can kaybını önleyin” çağrısı yapıyor.
Kendi muhalefet lideri de “Onunla istikrarlı bir bölge kurulamaz” diyerek Netanyahu’nun siyasetini dünya kamuoyunun önünde mahkûm ediyor.
Bunlar sıradan bir eleştiri değil; bir toplumun, kendi başındaki katile karşı verdiği bir sessiz çığlık.
ABD ile ilişkileri de artık eskisi gibi parlak değil!
Katil Netanyahu’nun kampanyası büyük ölçüde Trump’la kurduğu özel dostluk üzerine inşa edilmişti.
Ama Beyaz Saray bölgede sükûnet ararken, onun Türkiye ve Suriye’yle gerilim tırmandırma hırsı, en güçlü destekçisiyle arasına mesafe koyuyor. Seçim öncesi tam da kaçınması gereken bir tablo bu.
Bütün bu çürümenin altında, İsrail’in siyasi belleğine kazınmış karanlık bir kehanet, âdeta bir kâbus gibi yatıyor: Tarihteki Yahudi devletlerinin, kuruluşlarının sekizinci on yılına ulaşamadan kendi iç çürümesiyle yıkıldığı inancı.
Bugün bu kâbus artık bir efsane değil, somut bir gerçeklik olarak Tel Aviv sokaklarında dolaşıyor.
Savaşın faturası ağır; ekonomi çöküyor, nitelikli on binlerce nüfus ülkeden kaçıyor, toplum içeriden kudurmuşçasına birbirine düşüyor...
Dışarıya pazarlanan o sahte “yenilmez ordu” masalı, içeride her geçen gün daha çürük kokuşan bir iskelete dönüşüyor.
İşte tam bu tabloya karşı Türkiye’nin onurlu duruşu net!
Katil Netanyahu’nun tehditleri, yalanları, saldırganlığı; bir devlet aklının değil, köşeye sıkışmış, uluslararası yalnızlığa mahkûm olmuş, siyasi hezeyanlarla boğuşan bir zavallının çırpınışlarıdır.
Türkiye bu kirli tuzağa düşmez!
Türkiye’nin bu ucuz tuzağa düşmeyecek kadar tecrübeli, kadim ve güçlü bir devlet geleneğine sahip olduğunu bir kez daha hatırlatmak gerekir.
Çünkü asıl mesele şu: Katil Netanyahu, kriz çıkararak kendi meşruiyet krizini örtmeye çalışıyor...
Türkiye’yi çatışmaya çekebilirse hem “kuşatılmış lider” pozunu sürdürebilir hem de kendi işlediği katliamların üzerini örtebilir.
Bu kirli tuzağa düşmemek, Ankara’nın gösterdiği en büyük stratejik olgunluktur.
Ama bu olgunluk, sessizlik ya da geri adım anlamına gelmesin. Zira Türkiye, sınırlarının ve bölgesel güvenliğinin hesabını soracak kadar da güçlü ve gerektiğinde masaya oturacak, gerektiğinde caydıracak, gerektiğinde bedelini ödetecek bir devlettir.
Tarih bu hikâyeyi defalarca yazmış. Kendi halkının güvenini kaybetmiş, dünyada müttefiklerini bir bir tüketmiş, kendi eski komutanları tarafından bile tehlikeli ve raydan çıkmış ilan edilmiş bir liderin, dışarıya ne kadar bomba yağdırırsa yağdırsın, içindeki çürümeyi durduramayacağı apaçık ortada.
Katil Netanyahu attığı her füzeyle kendi sonunu hızlandırıyor... Sekizinci on yılın eşiğindeki bu devlet, dışarıdaki düşmanlarından çok, kendi başındaki katilin kanlı hırsının kurbanı olmaya doğru sürükleniyor.
Ve bu coğrafyanın geleceğini ne sömürgeci hesaplar ne de Tel Aviv’in şantajları belirleyecek.
Tarihin son sözü, kadim köklerinden güç alan, kendi iradesine sahip çıkan ve boyun eğmeyen milletlerin olacaktır...

