Orta Doğu’da bazı meseleler yıllarca çözülemez, fakat bir gün çözüm için atılan tek bir adım bütün denklemi bir anda değiştirebilir.
Sincar’da yaşanan son gelişmeler, bölgenin yeni ve kritik bir eşikten geçtiğini gösteriyor.
Peki Sincar’da ne oluyor?
Irak hükûmeti, PKK ile bağlantılı olduğu belirtilen Sincar Direniş Birlikleri’nin (YBŞ) silahlarını devlet kontrolüne bırakması ve uygun görülen unsurların Irak güvenlik kurumlarına dâhil edilmesi yönünde yeni bir süreç başlattı. Bağdat yönetimi bununla birlikte Sincar’da güvenlik kararlarının tek merkezde toplanmasını ve Irak devletinin otoritesinin yeniden tesis edilmesini hedefliyor.
Bunun hemen ardından New York’ta Cumhurbaşkanımız Sayın Erdoğan ile Irak Başbakanı Ali Zeydi’nin görüşmesinden çıkan ortak açıklama geldi. Ankara ve Bağdat, Sincar’da Irak devletinin otoritesinin tamamen tesis edilmesi ve yasaklı yabancı silahlı unsurların bölgedeki varlığının sona erdirilmesi konusunda mutabık kaldı. Aynı mutabakat, Türkiye’nin Başika-Zilkan’daki askerî varlığının da Irak’ın güvenlik alanında sağlayacağı ilerlemeye bağlı olarak, belirlenen mekanizma ve takvim çerçevesinde kademeli biçimde Irak Federal Hükûmeti’ne devredilmesini öngörüyor.
İşte bu nedenle Sincar’ı yalnızca “PKK buradan çekilecek mi?” sorusuyla okumak eksik kalır.
Zira mesele, bir silahlı grubun bölgeden ayrılmasından daha büyük.
Sincar’da mesele, silahın kimin elinde olacağından önce devlet otoritesinin kimin elinde olacağıdır.
Sincar, Irak’ın Musul vilayetine bağlı, Suriye sınırına yakın stratejik bir bölge. Aynı zamanda Ezidi toplumunun tarihî yurdu. 2014’te DEAŞ’ın bölgeye saldırmasıyla binlerce Ezidi öldürüldü, kaçırıldı ve yerinden edildi. DEAŞ’a karşı mücadele sırasında farklı silahlı yapılar bölgede etkili oldu. YBŞ de bu dönemde ortaya çıkan ve daha sonra PKK ile bağlantıları nedeniyle Türkiye’nin güvenlik tehdidi olarak değerlendirdiği yapılardan biri hâline geldi.
DEAŞ yenildi ama Sincar’ın güvenlik sorunu bitmedi.
Tam tersine, farklı silahlı yapıların, Irak federal güçlerinin ve bölgesel aktörlerin aynı coğrafyada nüfuz sahibi olduğu parçalı bir güvenlik düzeni ortaya çıktı. 2020’de Bağdat ile Erbil arasında imzalanan Sincar Anlaşması ile silahlı grupların bölgeden çıkarılması, yerel yönetimin yeniden düzenlenmesi ve yerinden edilmiş Ezidilerin dönüşünün kolaylaştırılması hedeflendi. Fakat anlaşma yıllar boyunca bütün unsurlarıyla uygulanamadı.
Şimdi Bağdat yeni bir yöntem deniyor. Silahlı yapıları devlet güvenlik mimarisinin dışına itmek yerine, uygun görülen unsurları hukukî çerçevede devlet kurumlarına dâhil etmek; silahı ise devletin denetimine almak.
Ancak bütün bunları “Sincar’da sorun çözüldü” şeklinde okumak için henüz erken. Şimdilik görünen, çözümün devlet merkezli yeni bir güvenlik düzeni üzerinden kurulmaya çalışıldığı.
Ankara-Bağdat mutabakatının önemi de tam burada ortaya çıkıyor.
Türkiye açısından Sincar, PKK’nın Irak’ın kuzeyinden Suriye’ye uzanan bölgesel yapılanması ve Türkiye sınır güvenliği bakımından yıllardır takip edilen bir alan. Bağdat açısından ise mesele, Irak topraklarında birden fazla silahlı gücün kendi güvenlik alanını oluşturmasının önüne geçmek ve devletin egemenliğini güçlendirmek.
Yani iki ülkenin baktığı pencereler farklı olsa da bu kez işaret ettikleri hedef aynı noktada birleşiyor: Silahın devlet dışındaki alanını daraltmak.
Bu gelişmeyi Terörsüz Türkiye sürecinden bağımsız okumak da mümkün değil.
MHP Lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te ortaya koyduğu siyasi irade ve Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın güçlü biçimde sahiplendiği Terörsüz Türkiye perspektifinin kalıcı sonuç üretebilmesi, yalnızca Türkiye sınırları içindeki silahlı faaliyetin sona ermesiyle sınırlı değil. Irak ve Suriye’deki örgütsel ve silahlı yapıların geleceği de bölgesel güvenlik denkleminde önem taşıyor.
Fakat burada çok önemli bir ayrım var.
Bir örgütün silah bırakma iradesi başka şeydir, sahadaki bütün silahlı kapasitesinin tasfiye edilmesi başka.
Bir grubun fesih açıklaması başka şeydir, komuta zincirlerinin, lojistik hatlarının ve yeniden silahlanma imkânlarının ortadan kalkması başka.
Dolayısıyla Sincar’da asıl izlenmesi gereken, yapılan açıklamaların kendisinden çok uygulamanın nasıl gerçekleşeceği.
Kim silah teslim edecek? Kim Irak güvenlik kurumlarına alınacak? Kim dışarıda kalacak? Bölgedeki diğer silahlı unsurların statüsü ne olacak? Irak ordusu ve yerel güvenlik kurumları Sincar’da tek güvenlik otoritesi hâline gelebilecek mi?
Bunların cevabı verilmeden dosyanın kapandığını söylemek erken olur. Fakat siyasi açıdan önemli bir eşik aşılmış durumda.
Ankara ile Bağdat, Sincar’ın geleceğini farklı güvenlik hesaplarının çatıştığı bir alan olmaktan çıkarıp Irak devletinin egemenliği ve Türkiye’nin güvenliği arasında kurulan ortak bir zemine taşımaya çalışıyor.
Başika-Zilkan meselesi de bunun parçası.
Türkiye, 2015’ten bu yana Irak’ın kuzeyinde stratejik bir noktada askerî varlık bulunduruyordu. Şimdi bu varlığın kademeli olarak Irak Federal Hükûmeti’ne devri, Irak’ın güvenlik alanındaki ilerlemesine bağlanıyor. Yani burada basit bir “çekilme” başlığından çok, güvenlik sorumluluğunun Bağdat’a devredilmesine dayalı yeni bir düzen kurulmaya çalışılıyor.
Bu yüzden Sincar’da olup biteni yalnızca bir örgütün mevzi kaybetmesi üzerinden okumak doğru değil.
Asıl mesele, devletin geri dönmesi.
Ve devlet yalnızca askerî güç değildir. DEAŞ nedeniyle evlerinden edilen Ezidilerin güvenli biçimde geri dönebilmesi, kamu hizmetlerinin kurulması, yerel yönetimin işler hâle gelmesi ve insanların silahlı gruplar arasında tercih yapmak zorunda kalmaması da devlet otoritesinin göstergesidir.
Terörsüz Türkiye’den Terörsüz Bölge’ye uzanan stratejik hattın anlamı burada ortaya çıkıyor.
Türkiye kendi sınırlarında terör tehdidini azaltmaya çalışırken, Irak ve Suriye’de devlet dışı silahlı yapıların kalıcı nüfuz alanları oluşturması hâlâ bölgesel güvenliğin temel başlıklarından biri. Ancak çözümün her ülkede aynı yöntemle uygulanması gerekmiyor. Irak’ın yolu başka, Suriye’nin yolu başka olabilir.
Değişmemesi gereken temel ilke ise şu:
Silahın siyasetin yerine geçmediği, devletin kendi toprağında tek meşru güvenlik otoritesi olduğu bir düzen.
Sincar bugün bu ilkenin sahadaki sınavlarından biri.
Önümüzdeki dönemde bakacağımız şey, kimin hangi açıklamayı yaptığı değil; silahların gerçekten kimin denetimine girdiği, güvenlik kararının nerede toplandığı ve Irak devletinin Sincar’da ne ölçüde hüküm sürdüğü olacak.
Çünkü Orta Doğu’da bazen bir haritanın en küçük noktası, bölgenin geleceğine dair en büyük soruyu taşır.
Sincar’daki soru da artık yalnızca “kim silah bırakacak?” değil. O silahlar sustuğunda, devlet orada gerçekten var olacak mı?
Terörsüz Türkiye’den Terörsüz Bölge’ye uzanan yol, silahın değil devletin, örgütün değil hukukun, belirsizliğin değil egemenliğin hüküm sürdüğü bir coğrafyaya çıkmalı...

