Yokluk var, şikâyet yoktu. Gam kasavet ne gezer, mutlu olacağımız şey çoktu.
Mustafa Beşdere komutanımız doğma büyüme Fatihli, geçen bir anlattı, bayıldım. “Bunları yazayım mı” dedim.
- Sen bilirsin, okunur mu acaba?
- Hem nasıl, kesip saklarlar icabında.
- İyi, nasıl istiyorsan.
Evet başlıyoruz. Araya hiç girmeyeceğim, teypten ne duyarsam:
*****
Biz Fatih Karagümrük Karabaş Mahallesi’ndeniz. Aslı Kurra Başı. Mâlum kurra Kur’ân-ı kerimi değişik vecihlerde hıfzedenlere denir. Demek ki Baş Kurra Abdurrahman Efendi (Karabaş Veli hazretleri) mahallemizde ders vermiş zamanında.
Eskiden cami çitlembik ağaçlarıyla sarılıydı, karşısında uçurtma uçurduğumuz geniiiş bir arsa, daha evveli bostanmış, de ki Langa!
Vatan Caddesi’nin yeri ise futbol sahasıydı, Yenibahçe ve Mimar Sinan Kulüplerinin mekânı, askerî okullar bile gelir maça.
Az ötesi bataklık, patika kestirmeden Şehremini’ye çıkar.
Sokaklar Arnavut kaldırımı, at arabası çalparalı geçer, gaz lambasının şişesi oynar. Gerçi bizim evimiz tahta ve tenekeden mamul bir gecekonduydu rüzgâr bile sallar. Elektrik yok, su yok mahalle çeşmesine devam. Suyu musluğu lehimle tutturulmuş bir zeytinyağı tenekesine koyar, altına naylon leğen bırakırdık lavabo hesabına.
Ahşap kasalı iri tuşlu bir radyomuz vardı, arkası yarınları, bilgi yarışmalarını dinlerdim, bazen takılır, tepesine vurur sokardım hizaya.
Karagümrük’teki ciğercilerden Maviş için manca alırdım. Azıcık havada tutarsın zıplar kapar, mırıldana mırılana yer, yaşlı kadınlar gibi söylenir âdeta. Mektepten geldim mi koşar kucağıma, tırnaklarını saklar, ısırır gibi yapar. Müthiş bi’ kaleci, adam geçer top geçmez, bu keyif var mı pahalı oyuncaklarda?
Komşumuz Atom Mehmet ağır abi, semtin dayılarından. Niye mi Atom? Gece karanlığında çarptığı mezar taşını kırınca...
Kardeşi Bahaddin Topkapı Sarayı’nda memur, müzeyi gezdirirdi bana. Bunlar yürekli ve bilekli gençler, yabancı biri kafasını kaldırsa “Ne o birader birine mi baktın” der, mukayyet olurlar sokağa.
Sansar ise çok düzgün konuşur, görseniz nasıl zariiif, nasıl efendiii, hatırnaaaz. Borç isterse şaşma ama.
Kandil geceleri ellerimizde fenerler, “yağ parası, mum parası, akşam oldu kandil parası” tekerlemesiyle dayanırız kapılara. Eğer bekletirse “yağdan baldan” diye sesleniriz. Lati lokum, kuru üzüm, kırık leblebi artık ne olursa.
Bizim evde mangal yanar. Hem soba, hem ocak. Kestane ve mısır kızartır, külüne patates gömer külbastı yaparız. Eğer ayva bırakırsanız yumuşar, tatlanır, “fışfış” olur, afiyetle kaşıkla.
Eş dost da mangal başında toplanır, bazı kadınlar masal anlatmada usta. Seslerini titretir, gözlerini börtletir, mutlu sona bağlarlar sonunda.
Mangalı ben yakardım, ateşi harlatmak için karton salla. Arada bir marsık (çiğ kömür) çıkar, acı acı kokar, göz yakar.
Seyyarlardan Mehmet Ağa güzün macun getirir, yazın dondurma. “Bayları boksör, bayanları tonton yapıyor” sesi hâlâ kulaklarımda..
Boşnak bozacımızın ayağında kar beyaz tozluklar, belinde süt beyaz önlük, başında saçı gibi beyaz külah!
Nane şekercimiz mâni söyler, “Ah ne güzel nane şeker” der her mısranın sonunda.
Sakızcımız Hatice Sultan Mahallesi’nden (Sulukule) gelen bir abla. Elinde iri bir kavanoz, sakızlar yüzer suda. Ben çengel sakızı zannediyorum meğer “kenger”miş. Damla sakızı da satar, katarlar sütlaca.
Henüz market yok, Safiye Bakkal ne istersen verir, buruşuk deftere yazar. Oğlu Zeki abi astsubay, ilk İngilizce dersimi vermişti bana.
Ali Bakkal’ın havlusu omzunda, sürekli elini siler, ha gaz yağı ha zeytinyağı farketmez ona.
Karagümrük’ten balık alırdık. O lüferler, kofanalar, barbunlar ve şimdi unutulan çirozlar. Çiroz için uskumruları tuzlayıp ipe asarlar. Kurudu mu pek yakışır salataya. Palamudun irisine torik derler, annem ince ince keser, lakerda yapar. Kaç yıl oldu torik görmeyeli tezgâhlarda.
İstanbullu balık yedi mi helva düşer aklına. Olmadı tahin çırpar bir çırpıda.
Mahallemizin yoğurtçusu kışın tahin, pekmez de satar. Omzuna bir sırık atar tepsileri asar iki yana. “Yoğurtçu geldi hanım” diye bağırır, elindeki zili sallar.
Koşar kabını uzatırsın. Önce darasını alır, sonra yoğurdu koyar, isteyene altından verir, isteyene kaymaklı tarafından.
Sütçü Lütfü amca, Isparta Sütçüler kazasından, beyaz beygiri pek uysal. Güğümü dizine dayayıp galveniz ölçü kabına koyar, eksik noksan olmasın diye ilave eder ayrıca.
Mevlit oldu mu camiye koşar, uslu uslu oturur, şeker dağıtımını bekleriz sabırla. Külahlar lebalep dolu, bir kısmını yer bakiyeyi saklarsın sonraya. O da biterse komşunun oğlunu evine yollarım. İsmail, git bi’ dolan bakalım şeker kalmış mı kenarda?
Kadınlar kendi aralarında okurlar. Mevlithan teyze (rahmetli Kadriyanım) gel diyeni kırmaz.
Sokağımız Yedi Emîrler Türbesi’ne varır, Hırka-i şerife uzanır. Sabah ezanı önce Kurrabaşı’nda sonra Keçeciler ve Kabakulak Camii’nden okunur. Hoparlör yok, müezzinler şerefelere çıkar, biri biter, biri başlar, yayılır dalga dalga.
Kalkıp oturur, annem gibi “Aziz Allah” deriz sallana sallana. Ezana çok hürmet edilir, sonuna kadar dinlenir tekrarlanır yavaşça.
Rahmetli babam dozer operatörüydü. Trabzon’da iş buldu bir ara. Bizi de götürdü, Çömlekçi Mahallesi’nde sahile bakan bir ev tutmuş. Kuyusu da var, dibi geniş ağzı dar. O gün kuyu ağzında dolaşan sümüklü böcekleri (orada koklez diyorlar) sopayla dürtüp düşürüyorum aşağıya. Henüz erken, annem kahvaltı hazırlıyor mutfakta. Daha derinlerdeki koklezlere uzanırkeeen ayağımdaki takunya kaydı ve ben “cup” diye on metrelik kuyuya. Kendimi göğsüme kadar suyun içinde buldum, başladım anneee, anneee bağırmaya. Annem suya çarpma sesi duymuş yahu demiş kim bu sabah sabah denize atlayan? Beni işitince ağaçlara bakmış, çıktım da inemiyor muyum acaba? Göremeyince “Neredesin?” diye bağırdı. “Kuyudayııım!” Kadıncağız orada düşmüş bayılmış. Neyse babam geldi, kuyuya girmeye kalktı ama mermer bileziğe sığmadı. Yoksa üzerime düşecek ezecek maazallah.
Bir yerden fındık küfesi bulmuşlar, urgana bağlayıp sarkıttılar. İçine girdim çektiler yukarıya. Anacığım sarıldı ağlıyor. Demek ecelimiz gelmemiş daha.
Hadiseyi harekât ve eğitim subayı Murat Yarbay’a anlatmıştım. “Yaa o çocuk sen miydin?” dedi, “Küfeyi bizden almışlardı hiç unutmam.”
Üç tekerlekli bir bisikletim vardı. Teyzem torunuyla gelir, küçük kızı bisikletime bindirir gezdirirdim. Şimdi arabama bindirip gezdiriyorum. Oyun arkadaşımdı hayat arkadaşım oldu zira.
Sonra tekrar döndük İstanbul’a. Annem çalışmaya başladı, toptancıdan ıslak çoraplar gelir, onları kurutur ütüler ben de torbalardım saya saya.
Kulübemizde banyo yoktu. Anam beni leğende yıkar. Henüz çocuğum ama gusül abdesti aldırır mutlaka.
Havluya sarınca elini öperim. “Güveylik hamamların olsun” der, dua dua dua...
Sokağa salmaz lakin misafir geldi mi sıvışır kaçarım dışarıya. Yokluğumu hissedince çağırır “Mustafaaa!”
-Efendiiiim.
-Efendiler kıysın nikâhını!
Yok eğer defalarca bağırmış da benden cevap alamamışsa, efendim bile kurtarmaz.
-Efendiler tükürsün kafana! Çabuk gel buraya!
-Dövmeyeceksin di mi?
-Gel dedim sana!
Mahallenin gençleri beni yakalar. Gerisi malum, ananın vurduğu yerde gül filan...
Bir gün kedinin teki sucuğumu kaptı kaçtı. Seni gidi …nin kedisi diye saydırdım. Vayy sen misin küfreden; ablam tuttu, anam vurdu, yetmedi acı biber sürdüler ağzıma. Mahalle çeşmesine koştum, kadınlar sıra. Hadi sıkıysa söv bir daha.
Askerî okuldaydım annem sordu; “Mustafa sen küfrediyon mu?”
-Hayır anne, söz verdim ya!
-İyi oğlum sakın kimsenin ağzına, yüzüne sövme çok günah!
Sokağımızdan nadiren otomobil geçer, Karagümrük taksi durağında birkaç Amerikan yatar, ‘Şavrole’ler, ‘Doç’lar, ‘Desoto’lar. Gelinler bile at arabası ile çıkarlar.
Ben okula gitmeden okuyup yazardım. Hatta bir keresinde tramvaya bindik, başladım mağaza isimlerini sıralamaya. O ara kondüktör geldi anneme çıkıştı, “Hanfendi niye bilet almadın çocuğa?”
-O daha küçük beş buçuk yaşında.
-İyi ama okuma biliyor.
-Ablasından öğrendi, baksana boyuna.
Boyum hakikaten kısaydı, mektepte ilk gün yapayalnızdım. Teneffüse çıktık, baktım herkes birini bulmuş oynuyor. Ben de konuşuyorum hayalî arkadaşlarımla. Ayşe öğretmen yanıma oturmuş, başımı okşamıştı hiç unutmam.
Bir gün maç yapıyorlar beni kaleye koydular. Sınıfın en çalışkanı Hikmet, efendi bi’ çocuk, ailesi eşraftan ağır kâmil insanlar. Bi’ şut çekti yakaladım, sevdiğimden olacak yine onun önüne bıraktım. Vurdu gol oldu bu defa. Takım arkadaşlarım çok kızdı, beni oyundan attılar. Hikmet kötürüm oldu sonra, mektebe annesi getirirdi kucağında.
Tatil dönüşleri öğretmenimiz neler yaptınız diye sorar. Bir arkadaş köyünden anlatıyor: Herifler tırpanla biçtiler, herifler düvenle ezdiler, herifler tınazla savurdular, herifler...
-Oğlum herifler demesene şunlara!
Yıl 1957. 23 Nisan. Paramız zaten kıt, bir de mektepten pantol mintan sattılar, Karagümrük Stadı’nda yürüyüş yapacaz. Biri resim çekecekmiş, otur deyip omzuma bastılar. Çömelirken caart diye bir ses. Pantolonun ağı söküldü çamaşırım görünüyor. Kızlar “Korkma Mustafa” dediler, “Biz arkan sıra yürür eteklerimizi iki yana açar, seni saklarız”. Hâlâ dua ederim onlara. Rabb’im de onları ahirette mahcup olmaktan koruya!”
Bir gün mektep dağıldı, iki iri hayta çantamı kapıp kaçtı. Sokak sokak kovaladım ama yetişemedim. Bir apartmana girdiler. Ben de peşlerinden. Baktım merdivenden iniyorlar, “Çantam nerede?” “Çık, çık yukarıda!” Çıktım, hakikaten bir dairenin kapısında. Tam alacağım aşağıdan zile bastılar, kapı açıldı. Hiiiii Sevgi çıkmasın mı karşıma? Sınıfın en güzel kızı, çakır gözler, sarı saçlar...
Döndü bana “Hayrola?”
“Kusura bakma” dedim “Hainler çantamı kaptı, buraya bırakmışlar.” Nasıl utandım, hay yer yarılsa da...
Sevgi; “Tamam Mustafa” dedi, “Ben onları biliyorum, sen üzülme boşuna.”
O yıllarda Marshall yardımı (tereyağı, süt tozu ve gravyer peyniri) gelirdi okula. Öğretmenimiz artan peynirleri koyuverir çantama.
Yetim olduğumu biliyordu galiba.

