Yarın, Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselamın dünyayı teşriflerinin idrak edildiği Mevlid-i Nebi Haftası’nı uğurlarken şu hakikati, zihnimizin merkezine koyarak başlayalım…
Mevlid-i Nebi; takvim yapraklarına, mevlidlerle yükselen naatların hüznüne, meydanlarda yapılan merasimlere ve dilde kalan güzel sözlere sığdırılamayacak kadar büyük bir hakikati barındırıyor.
O kutlu veladet; Fahr-i kâinat Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa’nın (aleyhisselam) yeryüzünü teşrifini yalnızca hatırlamak değil, onun getirdiği hakikat, adalet ve nizamın insanlık için taşıdığı manayı yeniden idrak edebilmektir.
Zira Peygamber Efendimiz’i yalnızca geçmişte yaşamış mukaddes bir şahsiyet olarak okumak, onun insanlığa bıraktığı büyük mirasın sadece bir kısmını görmek olur.
O, gönüllere hitap ettiği kadar topluma da nizam vermiş; ahlakı, adaleti, merhameti ve sorumluluğu yalnızca bireysel bir fazilet olarak bırakmamış, bunları yaşayan bir medeniyetin temellerine dönüştürmüştür.
Bu sebeple Mevlid-i Nebi’yi idrak ederken, O’nun hayatını bugünün dünyasından koparmadan düşünmemiz gerekir.
Çünkü bugün insanlık yalnızca siyasi bir kriz yaşamıyor. Daha derinde, bir nizam krizinin içinden geçiyoruz.
YUMUŞATILMIŞ BİR TARİH OKUMASININ TEHLİKESİ
Belki de çağımızın en büyük yanılgılarından biri, Fahr-i kâinat Efendimiz’i yalnızca mülayemetin, merhametin ve gözyaşının diliyle anlatırken; O’nun adaletle kaim olan dirayetini, ferasetini ve insana yüklediği mesuliyet şuurunu gölgede bırakmaktır. Zira onun rahmeti, adaletten ayrı; merhameti, mesuliyetten uzak değildir.
Elbette O’nun rahmeti bütün insanlığı kuşatıyordu.
Fakat merhamet, zulme rıza göstermek değildi.
Affedicilik, adaletten vazgeçmek değildi.
Sulh arayışı, gerektiğinde hakkı ve emaneti korumaktan geri durmak değildi.
Medine’ye hicretle birlikte yalnızca bir şehir değiştirilmedi; yeni bir cemiyet ve yeni bir nizam teşekkül etti. Mescidin etrafında toplanan küçük bir cemaatten, farklı kabileleri ve toplulukları ortak bir hukuk ve adalet zemini üzerinde buluşturan bir ümmet şuuru doğdu.
Medine Vesikası bu bakımdan yalnızca tarihî bir belge değil, farklı unsurların bir arada yaşayabilmesi için hukuk ve sorumluluk temelinde bir düzen arayışının önemli örneklerinden biridir.
Peygamber Efendimiz’in sulh ve müzakere siyaseti bize başka bir hakikati gösteriyor; bazen büyük hedeflere ulaşmanın yolu, ilk bakışta geri adım gibi görünen bir stratejik sabırdan geçmiştir.
Yani Nebevî akıl yalnızca meydanların değil, masaların da aklıdır.
Sadece kılıcı değil, kelimeyi de kullanır.
Sadece mücadeleyi değil, zamanı okumayı da bilir.
İşte bugün gençlerimize anlatmamız gereken Peygamber tasavvuru tam da budur.
MUHABBETİN İÇİNDE İRADE VARDIR
Bizim medeniyetimizde Peygamber sevgisi hiçbir zaman yalnızca duygusal bir bağlılık olarak kalmamıştır.
Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i Şerif’i, Fuzûlî’nin Su Kasidesi, asırlar boyunca söylenen salavatlar, naatlar ve ilahiler; bir milletin gönül dünyasında Hazreti Peygamberimize duyduğu muhabbetin izlerini taşır.
Lakin muhabbet yalnızca dilde değildi. O muhabbet; vakıfta, medresede, imarette, cephede, sınır boylarında, mazlumun yanında ve adalet arayışında da kendisini gösterdi.
Ecdadımızın zihninde Peygamber sevgisi ile devlet sorumluluğu birbirinden kopuk değildi.
İstanbul’un surlarına yürüyen irade ile bir yetimin başını okşayan merhamet aynı medeniyet tasavvurunun iki yüzüydü.
Çünkü onlar biliyordu:
Muhabbet, insanı harekete geçirmiyorsa eksiktir.
Sevgi fedakârlık ister.
İman sorumluluk ister.
Mefkûre bedel ister.
ÇÖKEN KÜRESEL NİZAM
Bugün ise dünyanın karşısında çok daha büyük bir soru duruyor.
İnsan haklarından söz eden küresel düzen, Gazze’de çocukların ölümüne karşı neden bu kadar sessiz?
Uluslararası hukuk neden güçlünün elinde başka, mazlumun elinde başka anlam taşıyor?
Birleşmiş Milletler kürsülerinde yıllardır yükselen barış çağrıları, sahada neden bu kadar etkisiz?
Filistin’de yaşananlar, Lübnan’ın maruz kaldığı istikrarsızlık, Sudan’daki insani trajedi ve dünyanın farklı bölgelerinde devam eden savaşlar bize yalnızca bölgesel krizleri göstermiyor.
Aynı zamanda mevcut uluslararası sistemin ahlaki ve siyasi sınırlarını da gösteriyor.
Kâğıt üzerinde herkes eşit.
Fakat güç dengelerinde herkes eşit değil.
Hukuk var. Fakat hukuku uygulatacak irade her zaman yok.
Diplomasi var. Fakat diplomasinin arkasında güç bulunmadığında sözün ağırlığı azalıyor.
İşte tam burada Peygamber Efendimiz’in hayatından bugünün dünyasına taşıyabileceğimiz büyük bir ders ortaya çıkıyor; Adalet, yalnızca güzel bir temenni değildir. Adaleti koruyacak bir irade de gerekir.
SULHUN AKLI, İMANIN GÜCÜ
Bugünün uluslararası ilişkilerini konuşurken Hudeybiye’yi yalnızca bir tarih hadisesi olarak okumak yeterli değildir.
Sulh, hedefinden vazgeçmeden şartları ve zamanı doğru okuyabilmenin dersidir. İman ise imkânların sınırlı olduğu bir anda inancın, disiplinin ve kararlılığın ne kadar büyük bir güç meydana getirebileceğini hatırlatır.
Bunları bugünün dünyasına taşıdığımızda karşımıza çıkan hakikat; bir devletin itibarı yalnızca ordusunun gücüyle değil; diplomatik kabiliyeti, stratejik sabrı, ekonomik dayanıklılığı, teknolojik kapasitesi ve gerektiğinde bedel ödemeye hazır iradesiyle oluşur.
Türkiye’nin bugün savunma sanayiinden sınır güvenliğine, diplomasiden bölgesel girişimlere kadar attığı adımları da bu geniş tarih ve medeniyet perspektifi içinde okumak gerekir.
Zira bağımsızlık yalnızca sınırda korunmaz.
Bağımsızlık; masada, ekonomide, teknolojide, enerjide, diplomaside ve zihinde de korunur.
BEDEL ÖDEYENLERİN ŞEREFİ
Sevgi meşakkat ister.
Vatan sevgisi ise gerektiğinde bedel ödemeyi göze almayı…
Bu toprakların şehitleri ve gazileri, sözle kurulan bir dünyanın değil, bedelle korunmuş bir vatanın insanlarıdır. Bir değer, uğruna bedel ödeyen insanlar varsa yaşar.
Bu nedenle Peygamber Efendimiz’e duyduğumuz muhabbeti yalnızca kandil gecelerinde, mevlitlerde ve güzel sözlerde hatırlamak yeterli değil. O muhabbetin hayatımıza, ahlakımıza, devlet anlayışımıza ve insanlık tasavvurumuza yansıması gerekir.
NİZAM-I ÂLEM BİR İDDİADAN ÖNCE SORUMLULUKTUR
Nizam-ı âlem, başkalarına hükmetme arzusu değil; önce kendi nefsini, kendi toplumunu ve kendi düzenini adalet üzerine kurabilme iradesidir.
Asıl büyük medeniyet iddiası budur.
Bugün dünyanın yaşadığı küresel buhran, bize yalnızca siyasi ve askerî güç ihtiyacını değil, aynı zamanda ahlaki bir yeniden inşayı da dayatıyor.
Çünkü güç ahlaktan koparsa tahakküme, hukuk vicdandan koparsa şekle, diplomasi adaletten koparsa hesaplaşmaya dönüşür.
Fahr-i kâinat Efendimiz’in mirası ise bize bunların hiçbirini birbirinden koparmayan bir bütünlük sunuyor;
Ahlak ve siyaset.
Merhamet ve adalet.
Sulh ve caydırıcılık.
İman ve sorumluluk.
Muhabbet ve irade…
Velhasılıkelam…
Mevlid-i Nebi’yi anmak, yalnızca O’nun doğumunu hatırlamak değildir.
O’nun insanlığa bıraktığı büyük emaneti yeniden düşünmektir.
Bugünün karanlığında, O’nun adalet anlayışını; bugünün güç mücadelelerinde, O’nun ferasetini; bugünün diplomasi masalarında, O’nun stratejik aklını; bugünün ahlak krizinde ise O’nun insanı merkeze alan merhametini yeniden hatırlamaktır.
Zira Peygamber sevgisi, geçmişe duyulan bir hasret değil; geleceğe karşı üstlenilen bir sorumluluktur.
Ve belki de bugün insanlığın en çok ihtiyaç duyduğu: merhameti zayıflık sanmayan, adaleti güçten ayırmayan ve inancını iradeye dönüştürebilen kurucu bir ahlak.
Mevlid-i Nebi, işte bu büyük hakikati yeniden hatırlama vaktidir.
Salat ve selam, Fahr-i kâinat Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa aleyhisselamın üzerine olsun.

