Prof. Dr. Burak Gönültaş
Üniversiteye yüklenen sembolik anlam, gençleri sanal bir özgürlük hissiyle denetimsiz alanlara itmektedir. Ders saatleri ile barınma mekânları arasında kalan geniş serbest zaman, denetimsiz alanlarda tüketilmektedir. Bu yapılar, kurumsal ve ailevi denetimden mahrum olduğu için madde kullanımı, sapmış davranışların öğrenilmesi ve kentsel risk odaklarıyla etkileşim gibi antisosyal durumlara zemin hazırlamaktadır.
Son dönemde üniversite öğrencilerinin maruz kaldığı mağduriyetler ve cinayet vakaları, medya gündeminde geniş yer buldu. Bu haberlerde mağdurun “üniversiteli” vurgusuyla sunulması dikkat çekerken yaşananların yalnızca kamuoyuna yansıyan hadiselerle sınırlı olmadığını kabul etmek gerekir.
Üniversiteler, gençlerin bir mesleğin akademik liyakatini kazandığı yerlerken diğer yandan psikososyal olgunluğa ulaşmalarının beklendiği kurumlardır. Buna rağmen çarpık akran ilişkileri, bağımlılık problemleri ve ciddi bir başıboşluk tablosu göze çarpmaktadır. Bu durum ebeveynler için kritik bir sorumluluğa işaret ediyor: Bir genci üniversiteye yerleştirmek ve göndermek yeterli değildir; mevcut sosyal şartlar, sürecin devamında da ebeveyn takibini gerekli kılmaktadır.
Eğitim-öğretim gibi birincil misyonlarının yanında ikincil vazifeler de yüklenen üniversiteler, nicel büyüme karşısında bu kitleyi tutma ve yönlendirme bakımından yetersiz kalmaktadır. Akademisyen-öğrenci etkileşimi ders saatleriyle sınırlıdır. Ders dışında kalan zaman ise kaçınılmaz olarak şehir alanına kaymaktadır. Eğer şehrin bakışı, genci yalnızca "finansal bir kaynak" olarak gören bir anlayışa dayanıyorsa kent ile öğrenci arasında bir duvar oluşur. Akademik bir üretime dâhil olmayan ve serbest zamanı yönetemeyen genç, tüketim odaklı mekânlara (kafeler vb.) yönelmektedir.
Söz konusu dinamiği iki ana eksende incelemekte fayda var: İlk olarak gençlik üzerindeki kuşatıcı başıboşluk olgusu, ikinci olarak ise bu boşluğu istismar eden tehlikeli unsurlar…
BAŞIBOŞLUĞUN ALGORİTMASI
Üniversiteler, gençlerin yetiştiği ve iş hayatına hazırlandığı kritik mekânlar olarak görülür. Bu sebeple kuruma ve oradaki gençliğe büyük bir misyon yüklenir, güçlü bir sosyal teveccüh gösterilir. Üniversitelerin şehirler üzerindeki dönüştürücü etkisini daha önceki bir yazımda detaylandırmıştım (*). Bu yüzden doğrudan asıl meseleye girmekte fayda var.
Bir ebeveyn için çocuğunun üniversiteyi kazanması -özellikle de itibar gören bir bölüme yerleşmesi- büyük bir gurur vesilesidir. Bu aşamadan sonra eğitim masrafları veya katlanılan fedakârlıklar bir şekilde göğüslenir; çünkü ebeveyn zihninde "çocuğunun artık geleceğini kurtardığı" duygusu hâkimdir. Ne var ki bu rahatlama, gence dair hayati bazı ikaz sinyallerinin (antisosyal eğilimler, manevi boşluklar, dijital bağımlılık, yaşa ve ortama uygun olmayan ilişkiler) görmezden gelinmesine yol açabilir. Ebeveyn, "Gençtir, zamanla atlatır" diyerek durumu geçiştirse de bu yaklaşım ne yazık ki ciddi bir kontrolsüzlüğün kapısını aralar.
RAHATLAMA YANILSAMASI
Meselenin genç tarafında ise oldukça güçlü bir algı hâkimdir: "Üniversiteli oldun=Özerkleştin ve özgürleştin."
Üniversite kapısına dayanmadan önce geçirilen uzun, yorucu ve rekabetçi çalışma dönemi, gencin pek çok sosyal ve şahsi ihtiyacını ertelemesine sebep olur. Bu süreçte ebeveynlerin motive etme niyetiyle kurduğu baskı cümleleri gençte ciddi bir birikmeye yol açar. Hâliyle üniversiteye adım atmak, baskıdan kurtulma ve sınırsız bir rahatlama fırsatı gibi algılanır. Akran çevresi ve sosyal medya söylemleriyle birleşen bu “özgürleşme illüzyonu”, genci farkında olmadan adım adım bir "başıboşluğa" sürükleyebilir.
MANASI GENİŞLEYEN "ÜNİVERSİTE FENOMENİ"
Ebeveynin rahatlaması ve gencin özgürleşme algısı, üniversiteye yüklenen manayı oldukça abartılı bir boyuta taşıyor.
Türkiye’de üniversite sayısındaki artış ve program çeşitliliği de bu abartıyı besleyen ana etkenler arasında. Zamanla üniversiteler, bir iş koluna uzman yetiştirme asli misyonunun dışına taşarak geniş bir genç kitlenin zaman geçirdiği, oyalandığı alanlara dönüştü.
Saha gözlemlerim, gençlerin zihnindeki “üniversite” imajının nitelik değiştirdiğini gösteriyor: Ders, proje, kütüphane ve bilimsel araştırma gibi kavramların yerini; arkadaşlık, ölçüsüz özgürleşme, flört ve kafe kültürü almış durumda. Günümüzde bu durum, üniversite olgusunu akademik bir merkez olmaktan çıkarıp eğlence ve tüketim odaklı geniş bir sosyalleşme alanına kaydırıyor.
ÜNİVERSİTE KILIFINA GİRENLER
Ancak bu genişlemenin ciddi bir ekonomik boyutu da var. Bu “yeni” sosyalleşme alanlarında var olabilmek, tüketim çarkına dâhil olmayı gerektiriyor. Kapitalist anlayış da tam bu noktada üniversitelerin akademik yönüne değil, bu tali ve tüketim odaklı yönlerine yatırım yapıyor.
Sosyal medya, popüler kültür, sekülerleşme ve cinsellik gibi unsurlar kullanılarak gençlerde bir üniversite hevesi canlı tutuluyor. Ancak bütün bu dinamikler bir “üniversite kılıfı” içinde sunulduğu için tehlike ilk bakışta fark edilmiyor. Böylece ortaya yeni bir profil çıkıyor: Meslek edinmekten veya entelektüel derinlik kazanmaktan ziyade, tek gayesi “sosyalleşmek” olan bir üniversiteli profili... Ne var ki bu sosyalleşme; çarpık ilişkiler, mekânlarda zaman öldürme ve sürekli muhalif olma refleksi üzerinden pompalanıyor. Nitekim yakın zamanda bir hukuk fakültesi mezuniyetinde şahit olduğumuz, neye ve niçin muhalefet ettiğini kavrayamamış genç profilleri, bu trajikomik dönüşümün somut bir örneğidir.
KONTROLSÜZ ALANLAR VE RİSKLER
Sonuç olarak; üniversiteye yüklenen sembolik anlam ve dönüşen öğrenci profili, genci sanal bir özgürlük hissiyle denetimsiz alanlara itmektedir. Ebeveynlerin takip refleksinin zayıfladığı bu süreçte; ders saatleri ile barınma mekânları arasında kalan geniş serbest zaman, denetimsiz alanlarda (kafeler vb.) tüketilmektedir. Bu yapılar, kurumsal ve ailevi denetimden mahrum olduğu için madde kullanımı, sapkın davranışların öğrenilmesi ve kentsel risk odaklarıyla etkileşim gibi antisosyal durumların üretilmesine zemin hazırlamaktadır.
SALDIRGANLARDAKİ ANA MOTİVASYON
Üniversiteli gençlerin yaşadığı ve ne yazık ki ölümle neticelenen trajik vakalar incelendiğinde, tipik bir fail ve mağdur profili öne çıkmaktadır: Mağduriyet yaşayanlar ağırlıklı olarak genç kadınlar, failler ise genç erkeklerdir.
Söz konusu fail profili; genellikle antisosyal kişilik özellikleri taşıyan, şiddet ve saldırganlığı kendini ifade etme ve sosyal ilişki kurma şekli olarak benimseyen kişilerden oluşur. Bu tipler, derinlerdeki öz güven eksikliklerini “hegemonik erkeklik” anlayışıyla; yani olabildiğince çok kadınla fizikî/cinsel temas kurma dürtüsüyle telafi etmeye çalışırlar. Davranış hatları tamamen cinsel ve güç odaklı motivasyonlarla şekillenen bu faillerin, ekonomik açıdan varlıklı veya nüfuzlu bir aileden gelmeleri ise söz konusu yıkıcı dürtülerin eyleme dökülmesini kolaylaştıran bir katalizör fonksiyonu görür. (**)
ANTİSOSYAL KİŞİLİK VE NARSİSTİK KÖRLÜK
Varlıklı ve ayrıcalıklı sınıflara mensup olup bu tarz kişilik bozukluklarına sahip fertlerde empati kabiliyeti oldukça zayıftır. Kadınları araçsallaştırıp ikincil konumda değerlendiren bu zihniyet; taciz, istismar ve baskı içeren eylemleri dahi “eğlenceli” veya “normal” bir münasebet şekli olarak görebilmektedir.
Antisosyal kişilik yapısı, kişinin sosyal kuralları, sınırları ve başkalarının haklarını hiçe sayma eğilimini tırmandırır. Şahsi doyum veya çıkar uğruna yalan söylemek, manipüle etmek, ayartıcı ve kışkırtıcı davranmak bu profilde sıkça gözlemlenir. Karşılarındaki insanın zayıflıklarından ve dezavantajlı konumundan faydalanmayı bir hak olarak görürler. Ancak bu tipler, kurguladıkları tahakküme karşı reddedilme, direnç veya itirazla karşılaştıklarında kontrolsüz bir öfke patlaması yaşarlar. İşte bu öfke; kasten yaralama, cinsel saldırı, aşağılama ve hatta cinayete varan ağır suç davranışlarına dönüşebilmektedir.
CİNAYETLE SONUÇLANAN VAKALAR
Kriminoloji literatüründe bir suçun meydana gelmesi üç temel unsurun varlığına bağlıdır: Motive olmuş bir fail, uygun bir hedef ve bu hedefi koruyabilecek denetim mekanizmalarının yokluğu. Bu üç unsur belirli bir zaman ve mekânda kesiştiğinde, maalesef suç ve mağduriyet kaçınılmaz hâle gelir.
Yukarıda çizdiğim fail profili, bu sapkın motivasyon ve dürtüler doğrultusunda özellikle potansiyel hedeflerin yoğunlaştığı mekânları mesken tutabilir. Üniversite gençlerinin zaman öldürdüğü, aynı zamanda denetim ve korumadan mahrum kalan kafe benzeri kontrolsüz alanlar, failler için âdeta birer “avlanma sahasına” dönüşebilir.
Özellikle bu mekânlarda bulunmak isteyen fakat maddi imkânları kısıtlı olan dezavantajlı gençlerin savunmasızlığı, avcı ruhlu bu tipler tarafından hızla fark edilebilir. Böylece maddi imkânlar bir manipülasyon aracına dönüştürülebilir ve böylece gençlere yaklaşılması ve ağa düşürülmeleri kolaylaşabilir.
NE YAPMALI?
Şüphesiz bu yazıda altını çizdiğim hususlar; “Üniversiteliler sosyalleşmesin” mesajı taşımıyor. Asıl amacım, bu denetimsiz mekânların üniversite gençliği adına barındırdığı potansiyel risklere dikkat çekmektir.
Bilinçli hareket eden, algı yönetimine kapılmayan, ihtiyaç duyduğunda rehberlik desteği alabilen; ailesinden, okulundan ve yaşadığı şehirden samimi bir alaka gören ve güvenlik ihtiyacı karşılanan gençlerin bu risklerle karşılaşma ihtimali elbette çok daha düşüktür.
Diğer yandan, cinayet gibi ağır suç mağduriyetleri genel üniversiteli nüfusuna oranlandığında sayıca az görünebilir ama unutmamak gerekir ki ateş düştüğü yeri yakar. Tek bir gencimizin dahi burnunun kanamadığı, güvenli bir üniversite hayatı en büyük arzumuzdur. Ne var ki başıboşluğa bağlı olarak gelişen madde bağımlılığı, çarpık arkadaşlık ilişkileri ve taciz gibi vakalar, ne yazık ki buzdağının görünmeyen ve kanayan kısmını oluşturuyor.
Bu sebeple, başta ebeveynler olmak üzere tüm topluma görev düşüyor. Gençlerimizi bu gizli tehlikelerden korumak için dikkat etmemiz gereken başlıca hususlar şunlardır:
* Ebeveynler olarak öncelikle gençlerimizle kurduğumuz dile dikkat etmeliyiz. Üniversite öncesi safhada sıkça başvurulan "Bir kazan da ne yaparsan yap!" türü sorumsuzlaştırıcı ifadeler, gencin üniversiteye dair algısını sakatlamaktadır. Gençler her ne kadar yetişkinliğe adım atmış olsalar da ebeveynlerinin rehberliğine ve manevi desteğine ihtiyaç duymaya devam ederler.
* Çocuğumuz farklı bir şehirde okuyor olsa bile ara sıra yapılacak çat kapı ziyaretler büyük önem taşır. Gencin nerede vakit geçirdiğini, nasıl bir çevrede yaşadığını ve kimlerle arkadaşlık ettiğini bizzat gözlemlemek gerekir. Özellikle arkadaş çevresiyle tanışmak ve aile olarak gencin arkasında olunduğunu hissettirmek, potansiyel risklere karşı caydırıcı bir kalkan oluşturur.
* Üniversitelerimiz, her eğitim-öğretim dönemi başında öğrencilere yalnızca akademik değil; şehri, güvenli hayat alanlarını ve muhtemel bir tehlike anında başvurabilecekleri mekanizmaları tanıtan kapsayıcı eğitimler vermelidir. Bunun yanı sıra kampüslerde psikososyal destek birimleri etkinleştirilmelidir.
* Gençlerimizin ders ile yurt arasında kalan serbest zamanlarını nitelikli, üretken ve güvenli geçirebilecekleri yeni bir modele ihtiyaç vardır. Şehir, STK’lar ve diğer kamu kurumları, gençlikle alakalı sorumluluğu birlikte paylaşmalıdır. Gençlik ve Spor Bakanlığı öncülüğünde, sivil toplum kuruluşlarının da dâhil olduğu; gençlerin kişisel ve psikososyal gelişimini destekleyecek tesisler, projeler ve merkezler kurgulanmalıdır. Bu tür gelişim programlarına katılan gençlere belgelendirilebilir yetkinlikler (sertifika) sunulmalı; bu süreçler teşvik edilmelidir. Hatta kamu ve özel sektörde, özellikle insan odaklı ve sosyal sorumluluk gerektiren iş kollarındaki istihdamda bu sertifikalara sahip gençlere öncelik tanınacak idari düzenlemeler hayata geçirilmelidir.
.....
(*) https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/genis-aci-fikir-ve-tartisma/universiteye-bakisin-degismesi-lazim-650512
(**) Barbosa AS, Romani-Dias M and Veludo-de-Oliveira T (2024) Catalysts of violence against women students: the role of the university, aggressors, and victims. Front. Psychol. 15:1360192.

