Prof. Dr. Mustafa Şeker
Camilerimizin sayısı artarken cemaatin, özellikle de gençlerin camilerle kurduğu bağ aynı ölçüde güçlenmemektedir. Birçok camide saf aralarındaki boşluklar her geçen gün biraz daha büyümekte, genç yüzler giderek daha az görünmektedir. Bu tabloyu yalnızca zamanın değişmesiyle, teknolojinin etkisiyle veya gençlerin ilgisizliğiyle açıklamak kolaycılık olur. Samimi bir muhasebe yapılacaksa önce kendimize dönüp bakmak mecburiyetindeyiz.
Türkiye, dünyanın en fazla camiye sahip ülkelerinden biridir. Hemen her mahallede bir cami yükselir. Minareler semaya uzanır, kubbeler şehirlerin silüetini süsler. Fakat bugün üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir hakikat vardır: Camilerimizin sayısı artarken cemaatin, özellikle de gençlerin camilerle kurduğu bağ aynı ölçüde güçlenmemektedir. Birçok camide saf aralarındaki boşluklar her geçen gün biraz daha büyümekte, genç yüzler giderek daha az görünmektedir. Bu tabloyu yalnızca zamanın değişmesiyle, teknolojinin etkisiyle veya gençlerin ilgisizliğiyle açıklamak kolaycılık olur. Samimi bir muhasebe yapılacaksa önce kendimize dönüp bakmak mecburiyetindeyiz. Çünkü mübarek dinimizde irşat vazifesi sadece anlatmak değil aynı zamanda insanı gönlüyle kazanabilmektir de…
SESSİZ KAHRAMANLAR
Bugün camilerimizde yapılan hizmetleri toptan başarısız göstermek büyük haksızlık olur. Türkiye'nin dört bir yanında gece gündüz çalışan, çocuklara Kur'ân-ı kerim öğreten, yaşlıların derdine koşan, gençleri kazanmaya çalışan, mahallesini âdeta ailesi gibi gören çok kıymetli imamlarımız, müezzinlerimiz ve Kur'ân-ı kerim kursu öğreticilerimiz vardır. Onlar sessiz kahramanlardır. Nice köyde, nice kasabada din hizmeti onların gayretiyle ayakta durmaktadır. Fakat aynı samimiyetle şu gerçeği de konuşabilmeliyiz ki, her meslek grubunda olduğu gibi din hizmetlerinde de mesleğini sadece resmî bir vazife olarak gören, kendisini ilmî ve fikrî bakımdan geliştiremeyen, insanlarla güçlü bir gönül bağı kuramayan görevliler de bulunmaktadır. Tenkidin maksadı, insanları kırmak değil hizmeti daha güzel hâle getirmektir.
CAMİLERİN TOPLUMLA KURDUĞU BAĞ
Camilerimizin bugünkü hâline bakıldığında dikkat çeken en önemli meselelerden biri, camilerin toplumla kurduğu bağdır. “Gençler neden camiye gelmiyor?” Bu sualin cevabı sadece gençlerde aranamaz. Genç, kendisini anlayan bir rehber bulabiliyor mu? Sorularını rahatça sorabiliyor mu? Camiye geldiğinde sevgiyle karşılanıyor mu? Yoksa sürekli yanlış yapmaktan korkan bir misafir gibi mi hissediyor? Bir gencin camiye ilk gelişi bazen bütün hayatını etkileyebilir. O ilk karşılaşmadaki tebessüm de sertlik de unutulmaz.
Din görevlisi yalnızca namaz kıldıran kişi değildir. O, mahallesinin gönül mimarıdır. İnsanların acısında, sevincinde, düğününde, cenazesinde yanında olan kişidir. Bunun için ilmî donanım kadar temsil kabiliyeti de önemlidir. Günümüzde insanlar internetten bilgiye birkaç saniyede ulaşabiliyor. Böyle bir çağda din görevlisinin sürekli okuyan, araştıran, kendisini geliştiren bir ilim adamı olması beklenir. Sürekli doğru kaynakları okumak, onlarla amel edip başkalarının da amel etmesini sağlamak, değişen dünyayı takip edip muhatabına uygun metotlarla yaklaşmak ve gençlerin suallerine anlayabilecekleri şekilde en mütenasip cevapları vermek, din hizmetinin etkisini artıran hususlardır.
İBADETİ GÖLGEDE BIRAKAN TEKNOLOJİ
Öte yandan ibadeti gölgede bırakan teknoloji anlayışı da dikkat çekmektedir. Eskiden camilerin en güzel sesi insan sesiydi. Güzel kıraat sahibi bir müezzinin ezanı, mahallenin hafızının Kur'ân-ı kerim tilaveti, imam efendinin vakur sesi insanların gönüllerine işlerdi. Bugün ise birçok yerde ilk hissedilen şey, ses sistemlerinin mekanik uğultusu, mikrofon patlamaları ve yüksek desibelli hoparlörlerin oluşturduğu rahatsızlıktır. Ezan-ı Muhammedî’nin güzelliği, Kur'ân-ı kerimin letafeti ve duanın huzuru bazen teknik yetersizliklerin arasında kaybolmaktadır. Oysa insanları dine yaklaştıracak olan şey “gürültü” değil, huzurdur.
Üstelik hoparlör meselesi sadece teknik bir konu değildir; aynı zamanda din hizmetinin üslubuyla da ilgilidir. Zaruret bulunmayan durumlarda bu teknolojinin dinî hayatın merkezine yerleştirilmemesi gerektiği yönünde fıkhi nakiller yer almaktadır. Tarih boyunca camilerin en büyük gücü hoparlörleri değil, gönüllere işleyen insan sesleri olmuştur. Günümüzde dünyanın birçok ülkesindeki tarihî katedrallere bakıldığında bile ibadetin merkezinde yüksek sesli elektronik sistemler değil, natürel akustik sesler görülmektedir. Elbette her toplumun ibadet hassasiyeti farklıdır ancak bu karşılaştırma bize şu suali sordurmalıdır: Biz neden natürel sesi korumak yerine her şeyi elektronikleştirmeyi tercih ediyoruz? Bu durumdan mustarip olan samimi bir din görevlisinin belirttiğine göre; artık gençler, yaka mikrofonun namazın şartları içinde olup olmadığı sorar hâle gelmiş durumdalar. Bu çok trajik bir felakettir… Psikologlar “İnsan algısı, gelecekteki dinî yaşantısını şekillendirir” der. Bu konuların üzerinde ciddiyetle düşünülmesi elzemdir.
DİN HİZMETİ DESİBELLE YÜKSELİR Mİ?
Üstelik bu durum sadece büyük şehirlerle sınırlı değildir. Üç beş cemaati bulunan küçük mahalle camilerinde bile güçlü dış hoparlör sistemleri kurulmakta, bazen birbirine çok yakın camilerden gelen farklı sesler aynı anda çevreyi doldurmaktadır. Sonuçta ne ezanın güzelliği tam hissedilebilmekte ne de Kur'ân-ı kerim tilavetinin huzuru korunabilmektedir. Din hizmeti, sesin şiddetiyle değil, sözün tesiriyle güç kazanır. Günümüzde insanlar, gürültüden zaten yorulmuş durumdadır. Trafikte gürültü, sokakta gürültü, dijital dünyada gürültü... Böyle bir ortamda camiye gelen bir kişi, huzur bulmak ister. Eğer onu karşılayan ilk şey kulakları zorlayan bir ses sistemi olursa, bu durum ibadetin ruhunu hissetmesini kolaylaştırmayabilir. Güzel ses, İslam medeniyetinin en önemli estetik unsurlarından biridir. Peygamber Efendimiz güzel sesle Kur'ân-ı kerim okunmasını teşvik etmişler, ezanın da güzel sesli kimseler tarafından okunmasını uygun bulmuşlardır. Bu hassasiyet bize, teknolojiyi değil insan sesinin güzelliğini merkeze almamız gerektiğini düşündürmektedir.
YATSI NAMAZI SONRASI KİLİTLENEN CAMİLERE YÖNELİK TENKİTLER
Bir başka dikkat çekici husus da camilerin kullanım şeklidir. Şehrin en işlek meydanındaki camiler bile yatsı namazından kısa müddet sonra kapılarını kapatmaktadır. Oysa şehir hayatı devam etmektedir. Gece çalışanlar, yolcular, alışverişten dönenler, namaz vakti geldiğinde açık bir cami bulamamaktadır. Bunları “Hırsızlık vakaları var!” sözü ile savunmak kolaycılık olur. Merkez yerlerde; kira, tuvalet gibi yerlerden elde edilen yüksek gelirlerle bir güvenlik veya dernek görevlisi tesisi edip en azından yaz gece yarılarına kadar camileri açık tutmak zor olmasa gerek…
Bunlardan birini İstanbul Ümraniye’de bizzat kendim yaşadım… Yatsı namazı kılacaktım, cami derneği görevlisi olduğunu söyleyen görevli “kapatıyoruz!” dedi. “Kılıp çıkaracağım hemen!” dedim, “bekleyemem!” dedi… Israr ettim, rica ettim, “kendisini bekletirsem vebale gireceğimi” söyledi. Böyle acayip durumları da yaşayan bir milletiz. Birkaç gün sonra müftü beyle telefonda görüşmek için not bıraktım, yerinde olmadığını bir toplantıya gittiğini söylediler. Bir yıl oldu hâlâ aranmayı bekliyorum…
Bu cami dernekleri meselesi de özellikle üzerinde durulması gereken bir konudur. Bazı cami altlarında yüksek kira gelirleri olan camiler var. “Kiraları nerelerde harcanıyor?” bunların da vatandaş tarafından şeffaflık içerisinde bilinmesi elzemdir.
Bazen büyük bir caminin kapısı kilitli olduğu hâlde insanlar kaldırımlarda veya dükkânların uygun köşelerinde namaz kılmaya çalışmaktadır. Hâlbuki caminin küçük bir kısmı, birkaç safı veya birkaç metrekarelik temiz bir alanı devamlı açık tutulsa birçok insan için büyük kolaylık sağlanacaktır. Güvenlik ve personel eksikliği elbette önemlidir fakat çözüm, kapıları tamamen kapatmak yerine yeni tedbirler geliştirmek olmalıdır. Bugün insanların ibadet hassasiyetinin düşüklüğünden dem vurulurken buna dinî kurumların da ilgisiz kalması düşünülemez.
CAMİLER, ÜMMETİN ORTAK EVİDİR…
Camiler sadece vakit namazlarının eda edildiği binalar değildir. Onlar ümmetin ortak evidir. Kapısı kilitli bir ev, zamanla misafirini de kaybeder. Camiler ne kadar açık olursa, insanlar da kendilerini o kadar ait hissederler. Gençlerin fikirlerini dinleyen, onların problemlerini sabırla cevaplayan, ilim halkaları kuran, doğru kitapları okutan, sohbet eden, mahallesini tanıyan din görevlilerine ihtiyacımız var.
Bugün yapılması gereken, suçlu aramak değildir. Yapılması gereken, samimi bir muhasebedir. Eğer camilerimiz gençlerle dolsun istiyorsak önce onların dünyasını anlamalıyız. Eğer insanlar camide huzur bulsun istiyorsak, gürültüyü değil sükûneti hâkim kılmalıyız. Eğer ezan gönüllere ulaşsın istiyorsak, onu sadece uzak mesafelere duyurmaya değil güzel ve etkileyici şekilde icra etmeye de ehemmiyet vermeliyiz.
Eğer din görevlileri, toplumun rehberleri olacaksa, ilmî donanımlarını ve temsil kabiliyetlerini sürekli geliştirmelidirler.
Camilerin yeniden hayatın merkezi olabilmesi için hem daha fazla cami hem de daha fazla hikmet gerekir. Daha fazla elektronik cihaz yerine daha fazla gönül dili lazımdır. Daha güçlü hoparlörler yerine daha güçlü temsil gerekir. Çünkü insanları Allahü tealaya yaklaştıran şey makinenin sesi değildir, nakli esas alan ihlasla aktarılmış bir ifade, güzel bir ahlak ve samimi bir tebessümdür. Camilerimizin yeniden dolup taşması, gençlerin yeniden bu kutlu mekânlara yönelmesi ve din hizmetlerinin toplumun her kesimine daha güçlü ulaşması ancak böyle bir hassasiyetle mümkün olacaktır. Bugün yapılacak en doğru iş, birbirimizi suçlamak değil camilerimizi yeniden birer huzur, ilim, irfan ve gönül merkezi hâline getirecek adımları cesaretle atabilmektir.
BAŞARININ ŞİFRELERİ BİLİNMEDEN…
Duyduklarımıza göre, Anadolu’da durum çok vahimdir. Bir din görevlisi, “Merkezî sistemle namaz vakitleri cemaat çağrılıyor ama camiler bomboş hocam! 500 haneli bir köyde tek cami olmasına rağmen son bir hafta içinde Cuma namazını saymazsak, toplasanız camiye gelen sayısı 10 kişiyi geçmez” dedi. Dehşete kapıldım, çok üzüldüm. Bu konuda nerede hata yapıldığı, hangi metotların eksik kaldığı, niye bu duruma düşüldüğü araştırılmalı ecdadın bu konuda tatbik ettiği usuller tekrar gözden geçirilerek uygulamaya konulmalıdır. Bu usullerin de ne olduğu ecdadın tavizsiz riayet ettiği “Edille-i Şeriyye Hükümleri”nin tam tatbik edilmesinde saklıdır. İslam âlimlerinden nakil yapılmadan anlatılmaya çalışılan bir dinî mevzunun tesirli ve faydalı olma şansı yoktur.
Öncelikle; ecdadın dinî hayatta ve eğitimde nasıl başarılı olduğunun şifrelerini iyi anlamadan; bugün, dini eğitimde istenilen noktaya gelme ve dini hassasiyetleri layıkıyla hayat prensibi hâline getirme ihtimali yok denecek kadar azdır.

