Türkiye’de bazı çevrelerde ekonomik meselelerin teknik boyutlarını bir tarafa bırakıp büyük sloganlarla tartışma alışkanlığı var. Bunun son örneği İstanbul Boğazı üzerindeki 15 Temmuz Şehitler Köprüsü ile Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ve bazı otoyolların özelleştirme programına alınması üzerine yapılan yorumlarda hâlen sergilenmekte. Muhalefetin bazı kesimlerinde hemen “köprüler satılıyor”, hatta dolaylı biçimde “ülkenin malları elden çıkarılıyor” havası doğdu.
Bu konuda 5 Eylül 2026 tarihli Cumhurbaşkanı kararı açık. Kararda köprü ve otoyollar bakımından “mülkiyet devri yöntemi hariç olmak üzere” özelleştirme tarzlarının uygulanması öngörülmekte. İşletme hakkının verilmesi, kiralama, gelir ortaklığı ve benzeri yöntemler kullanılabilecek. İşletme hakkı sözleşmesinin süresi de 30 yıl olarak belirlenmiş. Başka bir ifadeyle köprülerin tapusu özel bir şirkete verilmiyor; köprüler devletin mülkiyetinde kalıyor. Tartışılan şey bunların kim tarafından ve hangi şartlarla işletileceği.
İşletme hakkının kaça devredileceği, ihale şartlarının gerçekten rekabetçi olup olmayacağı, geçiş ücretlerinin nasıl belirleneceği, bakım ve güvenlik standartlarının nasıl denetleneceği ve devletin 30 yıllık gelecekteki gelirlerinden vazgeçmesinin karşılığında bugün yeterli bedel alıp almayacağı elbette tartışılmalıdır. Bunlar ciddi sorulardır. Nitekim özelleştirmeye karşı çıkanlar, düzenli gelir sağlayan kamusal altyapının uzun süreli özel işletmeye verilmesinin kamu yararı bakımından sakıncalı olabileceğini savunuyorlar.
Fakat “köprüler satılıyor” demek bu tartışmayı aydınlatmıyor. Tam tersine, bu bakış, mülkiyet devri ile işletme hakkı devrini birbirine karıştırıyor. Bir belediyenin kendisine ait bir otoparkın işletmesini bir özel şirkete vermesi, otopark arazisini satması anlamına gelmez. Devletin bir limanın, havaalanının veya otoyolun işletmesini özel sektöre devretmesi de aynı şekilde o varlığın mülkiyetinden vazgeçtiği anlamına gelmez. Özelleştirme kavramının kendisi yalnız “satış”tan ibaret değildir.
Muhalefetin burada yapması gereken şey slogan üretmekten ziyade alternatif ortaya koymaktır. Özel işletmeye karşı çıkılıyorsa devlet işletmesinin neden daha verimli olacağı anlatılmalıdır. Köprülerden elde edilecek gelecek gelirlerin daha değerli olduğu düşünülüyorsa bunun hesabı ortaya konmalıdır. Özel işletmecinin geçiş ücretlerini aşırı yükselteceğinden endişe ediliyorsa ücretlendirme ve denetim modeli tartışılmalıdır. “Satıyorlar”, “peşkeş çekiyorlar” veya benzeri ifadeler iktisadi bir argüman olamaz.
Bu tartışmanın tarihî bir ironisi de var. Türkiye’de büyük altyapı yatırımları yapılırken bunların gereksiz, pahalı veya yanlış olduğunu savunan siyasi çevreler geçmişte de oldu. İlk Boğaz Köprüsü yapılırken projenin ekonomi ve şehircilik bakımından yanlış olduğunu düşünen güçlü bir muhalefet vardı. Bugün ise aynı çevreler köprülerin kamu elinde kalmasının önemi üzerinden siyaset yapıyor. Türkiye siyasetinde yatırımlara yapım aşamasında karşı çıkıp daha sonra onların statüsünü korumayı bir siyasal sembole dönüştürme eğiliminin bulunması üzerinde düşünmeye değer bir mevzu.
Asıl mesele “devlet mi özel sektör mü?” şeklindeki kaba bir ikilik de değildir. Özel işletme kötü bir ihale ve kötü bir sözleşmeyle kamuya zarar verebilir; devlet işletmesi de verimsizlik, siyasallaşma ve kötü yönetim yüzünden topluma pahalıya mal olabilir. Bu yüzden, her somut olayda şartlara bakmak gerekir.
Sonuçta söz konusu karar köprülerin mülkiyetinin satılmasını öngörmemektedir. Tartışılan, devletin mülkiyetindeki bu tesislerin 30 yıl süreyle özel işletmeye açılmasıdır. Bundan sonra sorulması gereken esas sorular bunun hangi bedelle, hangi ihale şartlarıyla, hangi ücretlendirme sistemiyle ve hangi kamu denetimi altında yapılacağıdır. Muhalefetin görevi de yalnız yapılan her şeye karşı çıkmak değil, bu sorulara tutarlı ve uygulanabilir cevaplar vermektir.

