Prof. Dr. Muhittin Şimşek
Soğuk Savaş sona erdi. Bugün çok kutuplu yeni bir uluslararası sistem oluşmaktadır. Bu safhada Avrasya'nın merkezinde bulunan Türk coğrafyası yalnızca tarihî değil; ekonomik ve stratejik bakımdan da küresel ilginin odağı hâline gelmiştir. Enerji hatları, Orta Koridor, Hazar Havzası, Kafkasya, Orta Asya, Anadolu... Bütün bu bölgeler geleceğin ticaret yollarını belirleyecek merkezlerdir. Dolayısıyla Türk Devletleri Teşkilatı yalnızca kültürel yakınlaşmanın değil; aynı zamanda yeni ekonomik mimarinin de önemli aktörlerinden biridir.
1990 yılının sonu idi. Dünyada büyük değişimler yaşanacağının işaretleri verilmişti. Nihayet Sovyetler Birliği dağılmış, yıllardır hasret kaldığımız soydaşlarımızla kucaklaşma vakti gelmişti. Bağımsızlığını teker teker ilan eden her kardeş ülkeyi ilk Türkiye Cumhuriyeti tanımıştı. İlk zamanların şoku atlatıldıktan sonra ilişkiler yavaş yavaş başlamıştı. Diplomatik münasebetler hızlanmış, karşılıklı misyon şeflikleri açılıyordu.
Bağımsızlığın tanınmasından aylar sonra ortak dil, tarih, kültür ve coğrafya bilinci ile karşılıklı ilişkiler anlamında reel adım atılamıyordu. Biraz şaşkınlık, daha çok duygusallık, kimi zaman da “kapkaççılık” yaşanıyordu. Ama devlet her zaman ciddi idi ve ciddi ilişkilere giriyordu. Kazakistan’ın güneyinde Hoca Ahmet Yesevi’nin medfun olduğu şehirde, onun adını taşıyan bir üniversite açıldı ve 1991-1992 eğitim öğretim yılında da ilk öğrencilerini aldı. Üniversite iki devletin ortak üniversitesi idi. Ancak bütün masraflar Türkiye tarafından yapılıyordu.
İki yıl sonra da Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te “Manas Üniversitesi” açıldı. Bu iki üniversite; Eğitim-öğretim faaliyetinin yanı sıra ülkelerarası diplomasinin gelişmesine de yardımcı oluyordu. Bugün tek başına Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesinin yüz binin üzerinde mezunu bütün Türk dünyasında önemli hizmetler vermektedir. İçlerinde büyükelçiler, rektörler, Anayasa Mahkemesi başkanları, bakanlar çıkarmıştır. Meramım üniversitelerin etkisini anlatmak olmayacaktır elbette. Fakat başka bir yazıda anlatmaya değer…
TARİH EN BÜYÜK MİRAS
Tarih, yalnızca geçmişte yaşanan olayların kronolojik bir sıralaması değildir. Tarih, milletlerin hafızasıdır; kimliğidir, geleceğe yürürken omuzlarında taşıdığı en büyük mirastır. Hafızasını kaybeden insan nasıl kimliğini yitirirse, tarih şuurunu kaybeden milletler de zamanla istikametlerini kaybederler. Bu sebeple büyük milletler, geleceklerini inşa ederken önce geçmişleriyle konuşurlar.
Türk milleti, dünya tarihinin en köklü devlet geleneklerinden birine sahip olmasının yanında, farklı kıtalarda kurduğu medeniyetlerle insanlık tarihine yön vermiş nadir milletlerdendir.
Bilge Kağan, Orhun Abideleri'nde milletine seslenirken yalnızca kendi döneminin meselelerini anlatmıyordu. O, devletin bekasının bilgiye, birlik ruhuna ve adalete bağlı olduğunu ifade ediyordu. Aradan geçen on üç asır sonra bile bu sözlerin güncelliğini koruması, Türk devlet geleneğinin ne kadar derin bir fikrî temele dayandığını göstermektedir.
Bugün "Türk'ün Yüzyılı" olarak ifade edilen vizyon da işte bu tarihî sürekliliğin çağdaş bir yorumudur. Bu vizyon; geçmişe öykünmek değil, geçmişten güç alarak geleceği kurmaktır. Nostalji üretmek değil; bilim, teknoloji, ekonomi, kültür ve diplomasi sahalarında yeni bir medeniyet hamlesi başlatmaktır.
KÜRESEL DÜZEN DEĞİŞİRKEN
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği tamamlanırken dünya yeni bir kırılma dönemine girmiştir. Soğuk Savaş sonrasında oluşan tek kutuplu uluslararası sistem, artık yerini çok merkezli bir yapıya bırakmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri, Çin Halk Cumhuriyeti, Avrupa Birliği, Rusya Federasyonu ve Hindistan gibi aktörler arasında şekillenen yeni dengeler, yalnızca güç dağılımını değil; ticaret yollarını, enerji güvenliğini, teknoloji rekabetini ve kültürel etkileşimi de yeniden tanımlamaktadır.
Tam da bu süreçte, Avrasya'nın merkezinde yer alan Türk coğrafyası, yeniden dünya siyasetinin odak noktalarından biri hâline gelmiştir. Hazar Havzası'nın enerji kaynakları, Orta Koridor'un lojistik önemi, Kafkasya'nın jeopolitik konumu ve Orta Asya'nın genç nüfusu, Türk dünyasını yalnızca tarihî değil, stratejik açıdan da vazgeçilmez bir aktör konumuna taşımaktadır.
Bugün Kazakistan'dan Türkiye'ye, Azerbaycan'dan Özbekistan'a uzanan geniş coğrafya; yaklaşık üç yüz milyonluk nüfusu, zengin doğal kaynakları, genç insan gücü ve tarihî bağlarıyla, küresel ölçekte dikkatle takip edilen bir iş birliği alanı oluşturmaktadır. Bu potansiyelin kurumsal çatısı ise Türk Devletleri Teşkilatı'dır.
ORTAK TARİH ŞUURUNUN KURUMSALLAŞMASI
Bir asır önce dile getirilen "Dilde, fikirde, işte birlik" çağrısı, bugün belki de tarihinin en güçlü karşılığını bulmaktadır.
Türk Devletleri Teşkilatı, yalnızca devlet başkanlarının yılda bir kez bir araya geldiği diplomatik bir platform değildir. O, ortak tarih şuurunun kurumsallaşmasıdır. Aynı destanları okuyan, aynı medeniyet havzasından beslenen ve geleceğini birlikte kurmak isteyen halkların ortak iradesidir.
Bu iradenin başarılı olabilmesi için duygusal söylemlerin ötesine geçmek gerekmektedir. Türk dünyasının geleceği; ortak bilim politikaları, ortak üniversiteler, ortak teknoloji merkezleri, ortak yatırım fonları, ortak enerji stratejileri ve ortak kültür projeleriyle şekillenecektir.
Bir medeniyet, ancak bilgi üretirse kalıcı olabilir.
Bir millet, ancak eğitimde güçlüyse geleceği yönetebilir.
Bir devletler topluluğu ise ancak ortak hedefler belirleyebilirse küresel ölçekte söz sahibi olabilir.
Bugün Türk Devletleri Teşkilatı Turan düşüncesinin çağdaş diplomasi içindeki karşılığı olarak değerlendirilebilir.
Ancak burada önemli olan husus şudur: Türk dünyasının yükselişi, hiçbir milletin aleyhine değildir. Tam tersine; barışın, istikrarın, ekonomik kalkınmanın ve bölgesel iş birliğinin güçlenmesine hizmet edecek yeni bir anlayışın adıdır.
Türk devlet geleneğinde hâkimiyet; tahakküm değil, adalet üretmektir.
Osmanlı Devleti’nin üç kıtaya yayılan tecrübesi de bunun en önemli örneklerinden biridir.
Son yıllarda Türkiye'de dile getirilen “Türk'ün Yüzyılı”nın temelinde güç kadar hukuk, teknoloji kadar ahlak, ekonomi kadar insan onuru bulunmaktadır. Çünkü medeniyetler yalnızca zenginlikle kurulmaz. Onlar önce değerlerle inşa edilir.
"Türk'ün Yüzyılı" vizyonu, yalnızca bir kalkınma hedefi ya da siyasi söylem olarak değerlendirilmemelidir. Bu mefhum, Türk milletinin tarihî hafızasıyla geleceğin teknolojisini, millî kimliğiyle evrensel değerleri ve devlet aklıyla medeniyet perspektifini buluşturan geniş bir vizyonun adıdır.
Bu vizyonun uluslararası sahadaki en önemli kurumsal karşılığı ise hiç şüphesiz Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) olmuştur. 2009 yılında Nahçıvan Anlaşması ile kurulan yapı, 2021 İstanbul Zirvesi'nde bugünkü adını almış; siyasi, ekonomik, kültürel ve stratejik iş birliğini daha güçlü bir zemine taşımıştır. Günümüzde Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan tam üyedir; Macaristan, Türkmenistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti gözlemci statüsündedir. Teşkilatın merkezi İstanbul'dur ve "Türk Dünyası 2040 Vizyonu" ortak hedefleri ortaya koymaktadır.
Türk tarihi yalnızca savaşların veya fetihlerin tarihi değildir. Bu tarih; adaletin, teşkilatlanmanın, ilmin ve insan merkezli devlet anlayışının tarihidir. Mete Han'dan Bilge Kağan'a... Alparslan'dan Sultan Sencer'e... Kaşgarlı Mahmud'un “Türk dilini öğreniniz” tavsiyesi yalnızca dil üzerine söylenmiş bir söz değildir. Yusuf Has Hâcip'in “Kutadgu Bilig”i yalnızca bir siyasetname değildir. Ahmet Yesevî'nin “Hikmetler”i yalnızca tasavvuf metinleri değildir. Bütün bunlar Türk medeniyetinin ortak hafızasını oluşturan temel eserlerdir. Bugün Türk Devletleri Teşkilatı işte bu ortak hafızayı yeniden kurumsallaştırmaktadır.
Soğuk Savaş sona erdi. Tek kutuplu dünya uzun sürmedi. Bugün ise çok kutuplu yeni bir uluslararası sistem oluşmaktadır. Bu süreçte Avrasya'nın merkezinde bulunan Türk coğrafyası yalnızca tarihî değil; ekonomik ve stratejik bakımdan da küresel ilginin odağı hâline gelmiştir. Enerji hatları, Orta Koridor, Hazar Havzası, Kafkasya, Orta Asya, Anadolu... Bütün bu bölgeler geleceğin ticaret yollarını belirleyecek merkezlerdir. Dolayısıyla Türk Devletleri Teşkilatı yalnızca kültürel yakınlaşmanın değil; aynı zamanda yeni ekonomik mimarinin de önemli aktörlerinden biridir.
Tarih bize önemli bir ders vermektedir. Ekonomik olarak güçlü olmayan hiçbir siyasi birlik uzun ömürlü olamamıştır. Avrupa Birliği önce kömür ve çelik topluluğu olarak başladı. Ekonomik bütünleşme zamanla siyasi yapıyı oluşturdu. Türk dünyasının da benzer şekilde ticarette, ulaştırmada, enerji güvenliğinde, dijital ekonomide ve ortak yatırım mekanizmalarında daha ileri adımlar atması gerekmektedir. Türk Yatırım Fonu, ulaştırma koridorları, ortak ticaret projeleri ve iş dünyası ağları bu bakımdan önemli araçlar olarak değerlendirilmektedir.
BİLİMİN OLMADIĞI YERDE MEDENİYET KURULAMAZ
21. yüzyılda ülkeleri güçlü kılacak unsur artık sadece doğal kaynaklar değildir. Asıl güç; bilgidir, yapay zekâdır, uzay teknolojileridir, savunma sanayiidir, biyoteknolojidir. Yani, yüksek katma değerli üretimdir. “Türk'ün Yüzyılı” ancak bilim üreten üniversitelerle mümkün olabilir.
Neden Ankara'daki bir üniversitenin laboratuvarı ile Taşkent'teki araştırma merkezi ortak çalışmasın? Niçin Bakü'de geliştirilen bir yazılım aynı anda Bişkek'te kullanılmasın? Neden ortak teknoloji fonları kurulmasın?
Artık rekabet, toprak genişliğiyle değil; bilgi üretme kapasitesiyle ölçülmektedir. “Türk'ün Yüzyılı”nı devletler tek başına inşa edemez. Onu gençler kuracaktır. Bugünün üniversite öğrencileri yarının akademisyenleri, mühendisleri, diplomatları, sanayicileri, öğretmenleri ve fikir adamları olacaktır.
Onların önüne yalnızca iş değil; İdeal koymak zorundayız. Çünkü büyük milletler büyük ideallerle yaşarlar. Bugün Semerkant'ta yükselen bir bilim merkezi ile İstanbul'daki bir teknoloji üssü aynı medeniyet yürüyüşünün iki farklı durağıdır. Bakü'de dalgalanan bayrak ile Bişkek'teki gençlerin umutları arasında görünmeyen ama güçlü bir tarih bağı vardır.
Türk Devletleri Teşkilatı, bu bağı kurumsal bir güce dönüştürmektedir. “Türk'ün Yüzyılı” ise bu kurumsal gücü; bilimle, ekonomiyle, kültürle ve ortak ülkülerle geleceğe taşımayı hedeflemektedir.
Tarih bize büyük bir fırsat sunmuştur. Bu fırsatı değerlendirmek; duygusal söylemlerle değil, akılcı politikalarla, güçlü kurumlarla, nitelikli eğitimle, ortak bilim üretimiyle ve karşılıklı güvene dayanan iş birlikleriyle mümkün olacaktır.

