Prof. Dr. Mustafa Şeker
Eskiden terörle anılar yerlerden geçerken başka bir Türkiye beliriyor. Aileler çocuklarıyla birlikte yollarda, şehirler arasında hareketlilik var, turizm canlanıyor, insanlar memleketlerinin güzelliklerini anlatıyor ve bir zamanlar güvenlik haberleriyle anılan bazı yerler artık tarihî eserleri, tabii güzellikleri ve kültürel zenginlikleriyle konuşuluyor. Bu değişimi yalnızca bir istatistik olarak değil, direksiyon başında saatlerce yol almış, köy yollarından geçmiş, şehir merkezlerinde insanlarla konuşmuş biri olarak hissetmek bambaşka bir şey…
Geçtiğimiz haftalarda yaklaşık yirmi gün boyunca Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu dolaştım. Van’dan Hakkari’ye, Şırnak’tan Siirt’e, Bitlis’ten Diyarbakır’a, Şanlıurfa’dan Mardin’e bölgenin yollarını katederken sadece şehirleri, dağları, ovaları, tarihî mekânları ve insanları görmedim; aynı zamanda Türkiye’nin uzun yıllardır taşıdığı büyük bir meselenin toplumun gündelik hayatındaki izlerini de tekrar düşünme imkânı buldum. Yol boyunca karşılaştığım insanlarla konuştum, esnafın dükkânında çay içtim, köy yollarından geçtim, şehir merkezlerinde insanları gözlemledim, gençlerle, yaşlılarla, ailelerle, öğretmenlerle ve farklı mesleklerden insanlarla aynı havayı soludum. Bütün bu yolculuk boyunca zihnimde tek bir sual giderek daha fazla büyüdü: Acaba Türkiye gerçekten yıllardır kendisini yoran terör meselesini geride bırakmanın eşiğine mi geldi? Bu sualin cevabını yalnızca Ankara’daki siyasi açıklamalarda değil, dağlara bakan insanların yüzlerinde, yollardaki hareketlilikte, şehirlerin gündelik telaşında ve insanların gelecek hakkında konuşurken kullandıkları cümlelerde aradım. Gördüğüm manzara bana şunu düşündürdü: Türkiye’nin özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da uzun zamandır ihtiyaç duyduğu şey yalnızca güvenlik değil, güvenin kendisidir; yalnızca silahların susması değil, insanların yarın hakkında konuşurken seslerinin umutla yükselmesidir.
MAZİ İLE BUGÜN ARASINDAKİ FARKI GÖRMEK
Bu coğrafyada dolaşırken mazi ile bugün arasındaki farkı daha açık görmek mümkün oluyor. Haritada birbirine birkaç saat mesafede görünen yerler, yıllar evvel insanların zihninde bazen korkuyla ölçülen mesafelere dönüşebiliyordu. Bir yere gitmeden önce yolun emniyetli olup olmadığı soruluyor, gece yolculukları daha dikkatli planlanıyor, bazı köy ve ilçelere ulaşmak için insanların zihninde güvenlik hesapları yapılıyordu. Bugün aynı yolları geçerken başka bir Türkiye beliriyor. Aileler çocuklarıyla birlikte yollarda, şehirler arasında hareketlilik var, turizm canlanıyor, insanlar memleketlerinin güzelliklerini anlatıyor ve bir zamanlar güvenlik haberleriyle anılan bazı yerler artık tarihî eserleri, tabii güzellikleri ve kültürel zenginlikleriyle konuşuluyor. Bu değişimi yalnızca bir istatistik olarak değil, direksiyon başında saatlerce yol almış, köy yollarından geçmiş, şehir merkezlerinde insanlarla konuşmuş biri olarak hissetmek bambaşka bir şey…
Bölgede dolaşırken insanlarda en fazla dikkatimi çeken şeylerden biri de memleket sevgisinin ne kadar güçlü olduğuydu. İnsanlar doğdukları şehirleri anlatırken yalnızca maziden söz etmiyor; istikbalden de söz ediyor.
Şehrinin gelişmesini, yolların yapılmasını, bölgeye daha fazla yatırım gelmesini istiyor. Bir başka ifadeyle insanlar artık sadece “güvenli yaşayalım” demiyor; “güvenli ve daha iyi şartlarda yaşayalım” istiyor. Bu değişim son derece kıymetlidir. Çünkü güvenlik bir toplum için başlangıçtır fakat kalkınma, eğitim, kültür ve refah güvenliğin üzerine inşa edilir. Terörsüz Türkiye’nin gerçek manası da burada ortaya çıkacaktır.
SADECE HUKUKİ BİR METİN DEĞİL
Bu sebeple geçen ay Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen düzenlemeyi sadece hukuki bir metin olarak görmemek gerekir. Bu düzenleme, yaklaşık yarım asırdır devam eden ağır bir meselenin çözümü için siyasi iradenin Meclis çatısı altında yeni bir hukuki zemin oluşturması açısından ehemmiyetlidir. Fakat bu gelişmenin hakiki değerini sahada görebilmek için Ankara’dan çıkıp Doğu ve Güneydoğu’nun yollarına bakmak gerekir. Çünkü Meclis’te kabul edilen bir kanunun toplumdaki karşılığı, ancak insanların hayatında değişiklik meydana getirdiğinde anlaşılabilir.
Bu merhalede, şehitlerimizi ve gazilerimizi hiçbir zaman kenarda bırakamayız. Tam tersine, Terörsüz Türkiye fikrinin merkezinde onların hatırası bulunmalıdır. Bu topraklarda terörle mücadele ederken hayatını kaybeden askerlerimizi, polislerimizi, güvenlik korucularımızı, kamu görevlilerimizi ve terör saldırılarında hayatını kaybeden sivillerimizi hatırlamadan kurulacak herhangi bir gelecek eksik olacaktır. Gazilerimizin hayat boyunca taşıdığı fedakârlığı unutmadan, onların hukukuna ve onuruna sahip çıkmadan kurulacak bir barış dili de içtimaî vicdanda karşılık bulmayacaktır.
ACILAR YENİ NESLE MİRAS KALMASIN!
Ben bu coğrafyada dolaşırken bir defa daha şunu hissettim: Burada yaşayan insanların büyük çoğunluğu da artık geçmişin acılarının yeni nesillere miras kalmasını istemiyor.
Hiç kimse bir annenin evladını kaybetmesini, bir çocuğun babasız büyümesini, bir gencin şiddetin içine çekilmesini istemiyor. Terörsüz Türkiye’nin en güçlü içtimaî zemini belki de tam olarak burada bulunuyor.
TEMKİNLİ AMA UMUT DOLU…
Türkiye’nin yakın geçmişine baktığımızda bugün niçin daha dikkatli, daha temkinli ama aynı zamanda daha umutlu olmamız gerektiğini görüyoruz. 1990’lı yıllar bu ülkenin hafızasında ağır izler bıraktı. Terör saldırıları, güvenlik operasyonları, köy boşaltmaları, mecburî göçler, faili meçhul tartışmaları ve ekonomik kayıplar özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da hayatın normal akışını ciddi biçimde etkiledi. Sonraki yıllarda Türkiye ekonomik ve demokratik kapasitesini geliştirdikçe yeni çözüm arayışları ortaya çıktı.
KÖTÜ TECRÜBENİN DERSLERİ
2013-2015 yılları arasında yaşanan çözüm süreci, büyük umutlarla başladı fakat kalıcı bir sonuca ulaşamadı. Bugün o döneme bakarken yalnızca netice üzerinden değerlendirme yapmak yerine, Türkiye’nin o tecrübeden çıkardığı derslere bakmak gerekir. Çünkü Türkiye artık silahların gölgesinde yürütülen siyasi süreçlerin ne kadar kırılgan olduğunu, içtimaî güvenin ne kadar ehemmiyetli olduğunu ve terör meselesinin güvenlik, hukuk, demokrasi, ekonomi ve sosyoloji birlikte ele alınmadan çözülemeyeceğini daha iyi biliyor.
Bugün farklı olan önemli hususlardan biri, meselenin Meclis çatısı altında idarî bir zemine taşınmasıdır. Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun çalışmaları ve sonrasında ortaya çıkan hukuki çerçeve, meselenin yalnızca iktidarın veya güvenlik bürokrasisinin sorumluluğu olmadığını, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve bütün siyasi aktörlerin de ortak mesuliyet taşıdığını göstermektedir. Bu açıdan son kararın siyasi manası kadar sosyolojik anlamı da büyüktür. Terörsüz Türkiye bu açıdan sadece bir güvenlik projesi değil, aynı zamanda büyük bir toplumsal yakınlaşma projesidir.
Türk ile Kürt, Doğulu ile Batılı, sağcı ile solcu, muhafazakâr ile sosyal demokrat, iktidar ile muhalefet birbirlerinin varlığından rahatsız olmadan aynı ülkenin geleceğini konuşabilmelidir. Herkes aynı siyasi düşünceye sahip olmak veya aynı tarih yorumunu yapmak mecburiyetinde değildir. Fakat herkesin üzerinde anlaşabileceği bir temel vardır; hiçbir çocuğun terör yüzünden babasız kalmaması, hiçbir annenin evladını bu sebeple toprağa vermemesi, hiçbir gencin şiddetin içine sürüklenmemesi ve Türkiye’nin enerjisini kendi içindeki çatışmalar yerine geleceğine harcaması…
Bu noktada siyasi aktörlere de büyük vazife düşmektedir.
Terörsüz Türkiye sürecine katkı sağlayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’a, Meclis’te görev yapan komisyon üyelerine, farklı siyasi partilerin temsilcilerine ve bu sürecin hukukî ve güvenlik boyutunda sorumluluk üstlenen bütün kurumlara teşekkür etmek gerekir.
Ancak hiçbir şekilde geçmişte hayatını kaybedenlerin fedakârlığı gölgelenmemelidir. Şehitlerimizin hatırasını korumak ile gelecekte yeni şehitler verilmesini önlemek birbirinin alternatifi değildir, ikisi de aynı mesuliyetin iki ayrı yüzüdür. Gazilerimizin hukukunu korumak ile içtimâî barışı güçlendirmek de birbirine zıt değildir. Aksine, gerçek bir içtimâî barış ancak geçmişte acı çekenlerin onurunu koruyarak kurulabilir.
Türkiye’nin önünde şimdi büyük fakat hassas bir dönem var. Ülkemiz burada ne aşırı bir iyimserliğe kapılmalı ne de geçmişin bütün korkularını bugünün önüne koyarak ortaya çıkan fırsatı kaybetmelidir. Devlet ciddiyeti ile toplumsal umut, güvenlik hassasiyeti ile hukuk, şehit ve gazi hassasiyeti ile yeni acıların önlenmesi arzusu aynı anda gözetilmelidir.
Çünkü bu meselede artık “Kim kazandı, kim kaybetti?” sualini geride bırakmak gerekiyor. Eğer terör gerçekten sona ererse, kazanan herhangi bir parti olmayacak, kazanan Türkiye olacaktır.
Bu yüzden Terörsüz Türkiye’nin en güçlü tarafı siyasi bir slogan olması değil, insanların günlük hayatında karşılığı olan bir istikbal hayali taşımasıdır.
İnsanlar çocuklarının dağa değil üniversiteye, şiddete değil mesleğe, korkuya değil hayale yönelmesini istiyor.
YILLAR SONRA ÇOCUKLARIMIZ SORARSA…
Belki yıllar sonra çocuklarımız bize “Siz Terörsüz Türkiye sürecinin başladığı ve Meclis’te tarihî kararların alındığı günlerde ne yaptınız?” diye soracak. O gün onlara sadece hangi kanunun kabul edildiğini anlatmak yetmeyecek. Onlara geçmişin acılarını unutmadığımızı fakat geleceği de geçmişin acılarına mahkûm etmediğimizi anlatabilmeliyiz.
Bir gün bir çocuk babasına, “Baba, insanlar eskiden bu dağlara gitmeye korkar mıydı?” diye sorarsa, babasının geçmişi hatırlayarak vereceği cevap belki de bütün bu sürecin gerçek manasını anlatacaktır: “Evet evladım, bir zamanlar böyleydi. İnsanlar korkuyordu, yolları dikkatle seçiyordu, bazı köyler boşalıyordu, bazı aileler memleketlerinden uzaklaşıyordu. Sonra Türkiye bir karar verdi. Geçmişin acılarını unutmadı ama o acıların çocuklarına miras kalmasına da izin vermedi.”
İşte o gün, Terörsüz Türkiye’nin gerçek başarı hikâyesi yazılmış olacaktır.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun yollarında gördüğüm şehirleri, dağları, köyleri ve insanları düşündüğümde, Türkiye’nin önünde gerçekten tarihî bir fırsat bulunduğuna inanıyorum. Fakat bu fırsatın başarıya dönüşmesi için hepimize düşen vazifeler var.
Bu ülkenin her vatandaşının vazifesi, kendi acısını başkasının acısının önüne koymadan ortak geleceği düşünmektir. Çünkü Türkiye’nin artık yeni bir hikâyeye ihtiyacı var. Bu hikâyenin merkezinde güven, kardeşlik, hukuk, kalkınma ve istikbal planları bulunmalıdır. Çünkü bu ülkenin çocukları artık geçmişin korkuları yerine geleceğin hayalleriyle büyümeyi hak ediyor.
Bir anne ve babanın evladını her akşam sağ salim evinde görmek istemesi hangi kimliğe ait olursa olsun aynı dua ve temennidir. Bir gencin meslek sahibi olup yuva kurmak istemesi hangi siyasi görüşe sahip olursa olsun aynı hayaldir.
İşte Türkiye’yi birleştirecek olan da bu ortak insanlık hâlidir. Belki de bugün hepimizin üzerinde birleşebileceği en güzel cümle şudur: Geçmişimizi, şehitlerimizi, gazilerimizi unutmayacağız, fakat çocuklarımızın geleceğini de geçmişin acılarına mahkûm etmeyeceğiz.
Türkiye’nin bütün şehirlerinde aynı güveni, aynı huzuru ve aynı umudu büyüteceğiz. Doğu’da da Batı’da da aynı gökyüzünün altında yaşayan insanların birbirine daha fazla yaklaşmasını sağlayacağız. Dağların sessizliğini korkunun değil huzurun sessizliği hâline getireceğiz. Yolları yeniden güvenin yolları yapacağız ve çocuklarımıza, bizden devraldığımız acıları değil, birlikte kurduğumuz barışı ve huzuru miras bırakacağız.
Türkiye’nin gerçek zaferi işte o gün başlayacak ve Türkiye, uzun yıllar taşıdığı ağır yükü omuzlarından indirerek, geçmişine saygıyla, şehitlerine vefayla, gazilerine minnetle, vatandaşlarına güvenle ve geleceğine umutla bakabilecektir.

