Hep bir ağızdan İstiklal Marşı söylemişsinizdir. Söyleyecek grup biraz kalabalıksa, biri megafonla öne çıkar, kalabalığı yönlendirir. Kalabalık megafondan çıkan sese göre kendini ayarlar. bileni, bilmeyeni, sesi uyanı uymayanı, arada kaynar gider. Biliyorsunuz: İstiklal Marşı okunurken insanın yanındakiyle konuşması da ayıp sayılır. Söylemese de söylüyormuş gibi yaparak dudaklarını oynatması lazım.. Playback yapar gibi. İlk kıta bitince başa dönüyoruz. Soluklanmaya bile vaktimiz yok. ..... 17 Aralık Marşı da Onuncu Yıl Marşı kadar rağbet görür mü? Görmezse bir iki ay sonra hangi besteyi seslendiririz? Boşlukta kalmak ne kötü. 50 yılın alışkanlıklarını terketmek zorunda bırakılıyoruz. Bize böyle öğretmemişlerdi.
Bizim alışık olduğumuz düzen bu değildi. Bizim ülkemizde hep iç düşmanlar olurdu. Hainler olurdu. Devleti ele geçirmek isteyenler olurdu. Yatıp kalkıp onlarla mücadele ederdik. Hepsinin ortalıktan çekilmesi beni korkutuyor. İnsanlar düşmandan daha çok krizden korkuyor..Doların düşüşünden korkuyor..İşsizlikten korkuyor..Kredi kartı ekstrelerinden korkuyor. Bu da hayra alamet değil. Şunun için değil: Eskiden hükümetler bu işlere, sistem de düşman müşman işine bakardı. Şimdi sistem de bu işlere el atarsa, elle tutulur, gözle görülür, ölçülebilir işlerle uğraşmış olacak..Yaptık, ettik, hallettik, ezdik demek yetmeyecek. sıradan insanlar bile yapılanları ölçebilecek. Bu da 100 yıllık azametin zedelenmesi anlamına geliyor.
Yalan Dertler çeşit çeşit. Baba dert yanıyor, "Oğlum hiç yalan söyleyemiyor. Bir defa yalan söylemeyi becerse gam yemeyeceğim." Bu babanın derdini anlayamazsınız, desem ayıp etmiş olur muyum? Belki de, "Ne güzel, böyle bir meziyet kaç kişide bulunur..Niye sevinecek yerde üzülüyor?" dersiniz.. Deyin, bu da bir meziyettir. O babanın oğlu da bu kadarını becerebilse, babanın üzüntüsü yarı yarıya azalır.

