Kaydet
a- | +A

Eskiden belediye başkanlarına daha sıcak bakardım. Hareket noktam şöyleydi: Belediye başkanları ekseriyetle ticaretin içinden gelen, alan, satan, zarar eden, kâr eden insanlar. Özal''dan sonra çoğu, "acaba başka ülkelerde bu işler nasıl oluyor" derdine de düştü. Gidip görüyorlar, gördüklerini burada uygulayabiliyorlar.. Hareket alanları nispeten daha geniş. Dolayısı ile kaymakamlara ne gerek var.. Belediye başkanı ile mülki amir aynı şahıs olsun.. Aradan beş on sene geçince işin pek öyle olmadığını fark ettim.

Belediye başkanlarının düşünmek için vakti yok. Bu, işlerinin çokluğundan falan değil.

İşlerin yürüme şeklinden dolayı böyle. Küçük menfaat adacıkları oluşuyor, o adacıklardaki yüzlerce insanın bütün zihinsel faaliyetleri adacıktan azami istifade, baş ağrısız istifade üzerine oluyor. Vatandaşla ilişki, kağıt üzerinde asli gibi görünen diğer işler teferruat oluyor. Bugün hangi belediye başkanını çağırıp, sen yılların uygulayıcısısın gel bize tecrübeni anlat, nerede tıkanıyoruz, şu işler nasıl olursa hızlanır deseniz hep çoğunun sıkıntı diye anlattığı birbirine benzer. Rutindir yani. 984''te bir seferberlik başladı.

Mahalli idareler mükemmel işler yaptı. Sonraki dönemlerde gelenler işi rutine bindirdi. Yapılan iş kanıksanır oldu. Pasta da büyük olunca kimse düzenini bozmak istemedi. Kaymakamlar öyle değil. Hem düşünmeye vakitleri var, hem de pozisyon itibariyle işlerin esasına kafa yorabiliyorlar. Kaymakamlar dahili işler üzerine çok faydalı düşünceler üretebilirler. Bu işi raporlara boğmadan onlardan düşünce anlamında istifade etmenin en iyi yollarından biri iş dışında bir araya getirip sohbet ortamı oluşturmak. Bu işin merkezi İstanbul. İstanbul valisi, ayda bir defa bütün kaymakamlarla bir tatil köyünde bir araya gelse işi resmiyetten arındırıp herkes istediği gibi konuşabilir, hatırasını anlatabilir, düşüncesini söyleyebilir, varsa teklifini bildirebilir dese.. O birer günlük hafta sonu tatilinde faydalı fikirler çıkabilir. Bu fikirler olgunlaştırılıp merkeze gönderilebilir. .... Seçilmiş atanmış ayırımında seçilmişlerin kutsallaştırıldığı bir dönem de geçirdik. Aaaa, belediye başkanı mı seçilmiş.. Vali mi, atanmış.. Seçilmiş de ne olmuş. Sen merkez olarak yörenin şartlarını dikkate alarak birini atasan yöredekilerin neyi eksik kalır. Diyarbakır''a İzmir''de doğmuş büyümüş birini atarsan sıkıntı olur. O bölgede tanınan, sevilen birini atarsan kimse ille de seçilmiş isterim demez. İşin esasına bakacaksak milletvekilleri de parti merkezleri tarafından atanıyor. Oylar parti başkanına veriliyor, başkan da kendisine verilen oy oranında vekili meclise sokuyor. Neticede bugünkü yapı karmakarışık. Yürütmenin (başkanın) ve yasamanın doğrudan seçildiği bir sistemde başkanın il ve ilçelerdeki temsilcisi olarak vali ve kaymakamların işe her bakımdan müdahil olmaları seçilmiş olmalarından daha sağlıklı olur.

ÖNE ÇIKANLAR