Tüpraş bir kere daha satıldı. İhaleye katılanlardan biri hisselerin yüzde 65''i için bir milyar üçyüz milyon dolar teklif etti. Yüzde 65''i bu kadar liradan satılınca tamamı iki milyar üçyüzelli milyon dolar ediyormuş. İhalenin bittiği anda sendika başkanı bir açıklama yaptı, dedi ki: Bu iş mahkemede biter. Mahkeme bu işin nesine karar verecek? Efendim ucuza satılmış. Mahkeme üyeleri ucuzun pahalının kararını nasıl verecek? Efendim tarafları dinleyecek? Bu işte taraf kim? Onbeş sene boyunca özelleştirmeyi tartışan bir ikinci ülke yoktur. İhale açılıp satılan, geri alınan, iptal edilen, sonra tekrar ihale açılan, tekrar satılan, durdurulan, satılan, iptal edilen mahkemeye giden, mahkemeden dönen, bir dairenin evet dediği, öbürünün hayır dediği, genel kurulda karara bağlanmayı beklenen, kimi bağlanan özelleştirme hikayelerini alt alta yazınca bir ömür ediyor. Biz ne istiyoruz? Bu vesile ile kafama takılan bir husus daha var, onu da hatırlatmak isterim: Niye kamu çalışanı ile kamu yönetimi arasındaki ihtilaflara Danıştay bakar? Tamam mevzuatın gereği de.. Mevzuat ilahi bir hüküm mü? Bu davalara da diğer mahkemeler baksa.. Aynı hükümlere tabi olsalar.. Burada kamu, işveren hükmünde olduğuna göre, filanın şirketinde çalışan adam gibi muamele görseler kaybımız ne olur? Aynı şekilde yürütmenin durdurulması gibi kararlar yerine.. İdarenin kararından mağdur olan, mağdur olduğunu düşünen kişi ya da kurumlar normal mahkemelere dava açsalar daha az mı adil olur? ..... Keşke iş olsa şöyle bir temennim olurdu: Keşke özelleştirme laflarının edildiği yıllarda peşkeş çekilecek ne varsa.. hepsini önümüze gelene, sıraya girene peşkeş çekip kurtulsaydık. Sonraki on yılımızda yorgan gitti kavga bitti hikayesindeki gibi rahat ederdik.
Taze balık Bugünlerde internette bir Japon hikayesi dolaşıp duruyor. Aynı hikaye ufak tefek değişiklikle yüzlerce sitede var.
Japonlar daha çok balık bulmak için uzaklara gittikçe geri dönüş müddeti uzadığı için tuttukları balıklar bozuluyormuş. Bu işe bir çare aramışlar. İlk akıllarına gelen teknelerine soğuk hava deposu yaptırmak olmuş. Fakat halk donmuş balığı sevmemiş. İkinci buldukları çare teknelerin altına havuz (büyük akvaryum) yaptırmak olmuş. Havuzda sıkış tıkış günlerce yol gelen ve sersemleyen balıkların da lezzeti değiştiği için sevilmemiş. Sonunda şöyle bir çare bulmuşlar: Havuza bir tane köpekbalığı atmışlar. Köpek balığı üçünü, beşini, onunu yese de geride kalanlar hep tetikte.. hep hareketli olduğu için lezzetlerini kaybetmemiş. Hikayenin sonunda, kıssadan hisse bölümünde, "Siz de beyninize bir köpekbalığı atın nelere ulaşabileceğinizi görün" diyor. Böyle hikayeler, nasihatler güzeldir.. Ama sadece güzeldir o kadar. Önce kamu kurumlarına birer köpekbalığı bırakmanın yolunu bulmak lazım.

