Formula-1 kültürüm zayıftır. Ama şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki; toplam 16 ülkede yapılarak tamamlanan bu yarışın en zorlu parkuru, kesinlikle Monaco''dur. Şehir içinden geçen yarış parkurunu tümüyle dolaştım.
Ya iniyorsun... Ya çıkıyorsun... Düz yol yok! Deve çatlatan dik yokuşları ve bu yokuşlardan inerken, biri bitmeden diğeri başlayan acayip keskin virajları; bayağı yürek hoplatıyor. Monaco''da Ferrari ile bile olsa yarışıyor olmak; geçmiş suçların bedelini ödemek gibi olmasın. Benim gözüm, fena halde korktu! Bu yüzden Schumacher ve Hakkinen''e acıdım. * * * Adamlar; stad inşa edecek kadar düz bir alanı, zor bulmuşlar... Bulduklarında da zaten sapıtmışlar. Belki duymuşsunuzdur; Louis II Stadı''nın maç oynanan zemini, yerden 3 kat yükseklikte... Bırakın stadın tribünlerine çıkmayı; maç oynanan sahaya çıkmak için bile asansöre biniliyor. Yeşil çimlerin altı, dünyanın her ülkesinde topraktır... Hani artezyen açsan, belki su fışkırır. Ama Louis II''nin yeşil çimlerinin altında konferans salonları... Kulübün çalışma ofisleri... Sağlık birimleri... Müze var! Türkçe''de "Altı kaval üstü Şişhane" diye bir deyim vardır ya; bu tam Monaco''nun stadına uygun... Adamlar düz alan nedir diye bir şey bilmedikleri için, bulduklarında da böyle akılları karışmış... * * * Kentin sahili ile, en tepedeki mahalle arasında; Everest''i aratmayacak kadar bir fark var. Çoğu yerde, yukarıya otobüs bile çalışmadığı için; birinden inip diğerine binerek, 3 ayrı kademedeki halk asansörlerini kullanmak zorundasınız. Yani mahalleden mahalleye de, asansörle geçiyorsunuz. Sahilden yürüyerek çıkmayı göze alsanız bile; ömrünüzün yeteceği kadar süre olacağını sanmam! Siz en iyisi, yüksek yerleri kartallara bırakın!
* * * Bizde müşteri taşıyan sarı taksiler; bilirsiniz, içi kirli, paslı, küflü ve sigara kokuludur. Koltuk kılıfları, muhtemeldir ki; alındığından beri değişmemiştir... Hatta daha kötüsü, belki de hiç yıkanmamıştır. Araba desen yerli, üstelik LPG tüplü... Şoförü bıçkındır ve biraz kızgındır. Monaco''da tüm taksiler ya metalik gri, ya da siyah; ama yüksek model Mercedes... Makam arabası gibi ağır, oturaklı, ciddi, lüks... Havalı! Hem arabanın, hem arabayı kullananın temizliğinden kuşku yok. Bizim şoförler, kıyafette kabak çekirdeği... Onlarınki iki dirhem, bir çekirdek. Fakat şehirde, Ferrari türünde aşırı lüks o kadar çok araba fink atıyor ki; Mercedesler bile gariban kalmış... Neredeyse her 30 saniyede bir geçen süper ve ultra modeller karşısında, insanın ağzı sulanıyor.
Hepsini gördük sayılır. Avrupa''nın hiçbir kenti, bu konuda Monaco kadar çarpıcı olamaz! Onu tek geçerim. * * * Bazı apartmanlar var; o kadar lüks ki, şaşarsınız. Geniş ve süslü girişinde, aynı otellerdeki gibi resepsiyonu var... Apartman sakinleri için lobisi bile var. Otomobillerin yanaşabilmesi için, havalı bir giriş alanı oluşturulmuş... Özel giyimli ağırbaşlı bir görevli, gelen otomobillerin kapısını açıyor. Taşınacak bagaj varsa, bir el edip içerden gençleri çağırıyor. Yükünüzü kendiniz asla taşımıyorsunuz. Bütün bunları yoldan geçerken görseniz, 5 yıldızlı otel sanırsınız ama değil! Cadde üstünde, sadece bir apartman... Cemal Reşit Rey; Şişli''deki bir apartmanı değil de, buradaki apartmanları görseydi, "Lüküs Hayat" operetini, kimbilir nasıl yazardı?

