E-Mail dostlarım arasında, çok kaliteli okuyucular var.
Yazdıkları seçkin şiirleri, hikayeleri ve denemeleri bana gönderiyorlar.
Ne yazık ki; bunları değerlendirecek fırsatım, köşemde kullanacak yerim yok.
Özellikle Murat Kaytan''ın çok başarılı çalışmaları var.
Hiçbirisini yayınlayamadığım halde, ısrarla göndermeğe devam ediyor.
Bunların gürültüye gitmesine içim el vermedi.
"Nalıncı Baba" adlı, belgesel nitelikli bir çalışmasını aynen aktarıyorum:
***
Sultan Murad Han, o gün bir hoştur. Telaşlı görünür...
Sanki birşeyler söylemek ister, sonra vazgeçer.
Vezir-i azam Siyavuş Paşa sorar:
"-Hayrola efendimiz, canınızı sıkan bir şey mi var?"
"-Akşam garip bir rüya gördüm."
"-Hayırdır inşallah..."
"-Hayır mı, şer mi öğreneceğiz"
"-Nasıl yani?"
"-Bir şey sorma, hazırlan dışarı çıkıyoruz."
Sultan Murad ve Siyavuş Paşa, tebdil-i kıyafetle yola koyulur.
Seri ve kararlı adımlarla Beyazıt''a çıkar, döner Vefa''ya, Zeyrek''ten aşağılara salınırlar.
Unkapanı civarında soluklanırlar.
İşte tam bu sırada, yerde yatan bir ceset gözlerine batar.
"-Kimdir bu, ahali..."
"-Aman birader, hiç bulaşma" derler... "Ayyaşın, berduşun biri işte... Azaplar çarşısında nalıncılık yapar. Ancak bütün kazandıklarını içkiye ve fuhuşa harcar... Hem şişe şişe şarap taşır evine, hem de nerde, namlı, mimli kadın varsa; takar peşine..."
Bunları söyleyen mahalleli, olay yerinden uzaklaşır.
Tam vezir Siyavuşpaşa da toparlanıyordu ki; Sultan Murad, kolundan tuttu.
"-Millet bu, çeker gider... Kimseye bir şey diyemem... Ama biz gidemeyiz. Öyle veya böyle bizim tebamızdır. Defnini tamamlamak gerek."
"Yapmayın sultanım, bunun yıkanması var, defini var. Kimse ilgilenmez."
"-Kimse yapmazsa, biz yapacağız. Merak etme, bu işi hallederiz. Ama önce bir gasilhane bulmalıyız."
Vezir sağa-sola koşturur. Kefen ve tabut bulur. Gasilhanesi olan en yakın camiyi öğrenir.
Padişah, bakır kazanları vurur ocağa... Usullere uygun olarak, birlikte yıkarlar.
Ancak cenazenin yüzü, içkici, şarapçı bir adamın yüzüne benzemez... Sanki bir nur aydınlanır alnında...
Padişah bu nurdan etkilenir. Herkesin nefret ettiği adama, anlaşılmaz bir sevgiyle, son kez bakar.
Bu arada, Siyavuş Paşa, Sultan''ı uyarır.
"-Efendim, galiba bir yanlış yapıyoruz."
"-Nasıl yani?"
"-Heyecana kapıldık; sorup soruşturmadan cenazeyi buraya getirdik. Kim bilir belki hanımı vardır, belki yetimleri... Onlara haber vermeden, toprağa vermek uygun düşmez."
Sultan Murad, Siyavuş Paşa''yı ne olur ne olmaz diye cenazenin başında nöbette bırakır. Kendisi nalıncının evini arar. Sonunda bulur.
Kapıyı yaşlı bir kadın açar, olanları metanetle dinler.
Sonra konuşmaya başlar:
"- Biliyor musun evladım; bizim efendi bir alemdi vesselam... Akşamlara kadar nalın yapar. Birinin elinde şarap şişesi görmesin; elindekini avucundakini verir, o şişeyi satın alırdı. Bakkaldan da toplar, sonra getirip dökerdi helaya..."
"-Hayret!"
"Bu bir şey mi?... Fuhuş yapan malum kadınların ücretlerini öder, eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı aldım mı? Aldım derdi... Öyleyse, şimdi dinlenmeniz gerek... Ben de oturup onlara menkibeler anlatır, ilmihal ve hücceti islam okurdum."
"-Bak sen... Millet ne sanıyor halbuki..."
"Şarap şişelerini tek tek toplamasının, hayat kadınlarını eve getirmesinin nedenlerini kimseye anlatmadı. Bak efendi, sen böyle yapıyorsun ama, herkes seni kötü belleyecek. Vallahi cenazen ortada kalır, derdim."
"-Peki o ne derdi?"
"- Kimseye zahmetim olmasın deyip, mezarını kendi kazdı bahçeye... Ama ben üsteledim. İş mezarla bitiyor mu dedim. Seni kim kaldırsın, kim yıkasın?... Dert etmedi, güldü: Allah büyüktür hatun dedi, hem padişahın işi ne!..."
NOT: Nalıncı Baba, 1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü. Nalıncı Baba''nın evinin bahçesine kendi kazdığı mezarına defnetti. Sonradan kabri üzerine bir kubbe, içine bir çeşme koydurdu... Dahası bir tekke ile adını yaşattı. Nalıncı Mehmet Mimi Dede adıyla bilinen türbesi; Unkapanı''nda, Cibali Tütün Fabrikası''nın arkasında, Harabzade Camii''nin karşısında, 408 yıldan beri halâ durmaktadır.

