Kaydet
a- | +A

Hafta içinde, Anadolu üçgeni yaptık: Van... Erzurum... Diyarbakır... Bir de arada, eşantiyondan Urfa! Her ilde bir maç... Buydu amaç! Goller gördük, göller gördük: Van Gölü... Keban Baraj Gölü... Hazar Gölü... Anadolu''ya ikram, doğanın dölü... Mayıs gelmiş, karlar halâ dağlardan kopmak istemiyor. Karın beyazı ve dağın grisi; komando kıyafetindeki parçalı ve dalgalı desenler gibi, görsel zenginlikte bir peyzaj çizmiş.

Bu tabloya; baharın tüm yeşilliği ile uyandırdığı ağaçların, renk senfonisini yerleştirin. Öyle bir an ki; Renoir ve Rembrandt''ın tablosu önündeyken, birden ışınlanıp o muhteşem eserlerin içinde kendinizi buluyorsunuz gibi...

Saatler boyu yol aldığınız halde, sonu gelmeyen sınırsız bir tablonun; tuvale her an yeni bir rengin fırçalandığı anları yaşıyoruz. Doğanın Anadolu''ya... Anadolu''nun bize ikramı... Ruhumuzun derinliğinde, huzur komasına girdik. * * * Elazığ-Diyarbakır yolunun ortasında; Hazar Gölü var. Her iki kente de, 1.5 saat mesafede... Orayı anlatabilmem için, şair olmam gerek. Atilla İlhan gelse de, mısralarıyla tarif etse... Belki o bile yetersiz kalabilir. Dağ - orman - göl üçlüsü, Türkiye''nin geleceğine "Ülkenin en önemli tatil bölgesi" mesajı vermek istercesine, inadına güzel bir uyum içerisinde... Çevrede çok güzel, ince, naif yazlık siteler yapılmış. Şaşırtıcı bir estetik var. Bir turist gelse; buranın terör bölgesi olduğuna inanması mümkün değil. Aslında burada terör de yok... Artık işler değişti. İnsanlar; ilk kat pencerelerinde bile demir parmaklık olmayan yazlıklarda keyif çatıyor. Hem de, aklın kabul edemeyeceği kadar muhteşem bir manzara içinde... Giderek kabuk değiştiren, çağdaş bir kent görünümüne hızla koşan Diyarbakır; Elazığ''la birlikte ortak olacağı bir yakın geleceğe, DOĞA, HUZUR ve TATİL beldesi olarak hazırlanıyor. Valizlerinizi erken hazırlayın. * * * Geçen sene eşimle birlikte Diyarbakır''a gitmeden önce, yanına iddialı kıyafetler almaya çalışan Leman hanıma "Gittiğin bölgenin özelliğini düşünerek elbise seç" demiştim. Yani daha sade şeyler önerdim. Ama valinin düzenlediği geceye katıldığımızda, gözlerimiz faltaşı gibi açılmıştı. Bayanların giyimindeki kalite, moda, estetik ve çeşitlilik; inanılır gibi değildi. İddialı görünmemek korkusuyla, açıkçası geride bile kaldık. * * * Tabiî, bütün Diyarbakır''ı böyle sanmak, hatalı olur. Yalnız Diyarbakır değil; tüm Doğu bölgelerimiz çok ciddi bir ekonomik kıskacın içindeler. Fakirliğin belini büktüğü insanlar, ağır bir yaşam savaşı veriyor. Ama İstanbul''da gördüğümüzde kıro, maganda, hanzo dediğimiz traşsız ve özensiz giyimli insanlar; kendi doğal yaşam bölgelerinde, muhteşem bir karakter sergiliyorlar. Onlar, öngörüyle sandığımız çizginin çok ötesinde... Belki bilgin değil ama, bilge kişiler. Yabancıya saygılı... Dosta düşkün... Misafire kurban! Ona sevgini var, canını al. İşsizliğin ve fakirliğin kol gezdiği topraklarda; elindekini seninle gocunmadan paylaşan bir cömertliğin asaleti içindeler. Yokluk içinde bile; gözü ve gönlü tok insanlar. Doğu''da ayakkabımı boyayan bir çocuğa bir milyon lira verdikten 20 dakika sonra, aynı çocuk mahçup tavırlarla yanıma geldi. Başkalarından100 bin lira aldığı boya için, ona bir milyon lira ödememden rahatsız; "Agam bu böyle olmayacak" diye, para üstü vermeye çalışıyor... Zor kabul ettirdim. Orada iklim sert... Ama çocuğu bile mert! * * * Anadolu insanı, kendi yaşam bölgesinde harika... Ama ne zaman ki İstanbul''a geliyor, birden değişiyor. Sorunlu, huysuz, uyumsuz biri oluyor. Bu yüzden Doğu insanını, büyük kentlerde gördüklerinizle değil; yerinde gördüğünüzle değerlendirin. Çünkü ikisi birbirinden çok ayrı.