Kaydet
a- | +A

Zaman algımız, gündemlerle birlikte hızla değişiyor.

Üç yıl öncesinin 6 Şubat günü hâlâ dün gibi hissedilirken, ertesi gün sanki depremler hiç yaşanmamış gibi hayatımıza devam ediyoruz.

Hâlbuki 6 Şubat’ı takip eden sonraki günler unutulacak gibi miydi? Bu acı dolu günleri unutmak mı istiyorduk yoksa?

Belki de bir insanın geçmişinde maruz kaldığı bir şiddet olayını hatırlamak istememesi gibi, şuurlu ya da şuursuz bir kaçış bu.

Hatırlamak ağır geliyor. Takvim ilerliyor, hayat akıyor; ne kadar üzülsek de yaşananların ağırlığı, yaşayanlar için aynı yerde duruyor. Gelin enkazın ortasında içimde umut kıvılcımları çakan hatıralardan birini paylaşayım.

TRAVMAYLA YÜZLEŞMEK

6 Şubat günü 53 binden fazla insan bir gecede hayatını kaybetti. Yüz yedi binin üzerinde insan, yaralı olarak kurtuldu. Ancak geride kalan bizlerin imtihanı ise devam ediyor. Gündemler zaten herkesi fazlasıyla yoruyor.

Günlük gündemlerden uzaklaşmak istesek de dijital dünyada büsbütün bigâne kalamıyoruz. Her şey gözümüzün önünde yaşandı ama 6 Şubat’tan kendimizi uzaklaştırdık.

Oysa yüzleşmemiz, bu travmayı âdeta bir ameliyat titizliğiyle ele alıp iyileştirmemiz gerekiyor. Peki bu nasıl olacak?

**

Depremin ilk anları, pek çok kişi gibi benim için de psikolojik bir çöküş ve gözyaşıyla geçti. Bunu atlatınca bir grup arkadaşımızı alelacele bölgeye gönderdik. Ya sonra?

Ne yapacağını bilememe ve durumu öğrenme hâli insanı bir müddet esir ediyor.

Depremzedelerin hüznü, bölgede enkazla mücadele eden kardeşlerimizin yaşadıkları, sürekli bunları düşünürken sahadan gelen haberlerin oluşturduğu yardım etme refleksleri, ama bir o kadar da hareketsiz kalma mecburiyeti arasında sıkışmak…

Bütün bunlar bünyemde iştahsızlık olarak kendini gösterdi.

Bir buçuk gün sonra bir şeyler yemem gerektiğini fark ettim. Sıcak çorbadan ilk kaşığı aldığımda bir ağlama geldi. Tabii uyumalıydım da.

Uyandığımda zihnim biraz daha toparlanmıştı. Artık daha akıllıca, daha stratejik hareket etmem gerektiği düşüncesi galebe çalıyordu.

**

İstanbul’daki yardım faaliyetleri ayrı bir hikâye. Bölgeye giden arkadaşlarla nöbet devir günümüz gelmişti. On gün sonra kan tazelenmesi gerekiyordu.

Ekip dörde bölündü: Hatay, Kahramanmaraş, Malatya, Adıyaman…

Adıyaman kolu olarak merkezdeki Mimar Sinan Parkında kurulu yardım çadırımıza ulaştık. Burayı koordine eden eğitimci ağabeyimiz Mustafa Kıraç’tan vazifeyi teslim alıp uğurladık.

Adıyaman günlerinden
Başlık ResmiAdıyaman günlerinden

Mustafa ağabey, yardım malzemelerini daha uygun ve verimli bir noktaya transfer etmişti. Kapalı Yüzme Havuzunun olduğu yer artık dağıtım merkezimiz olacaktı.

Burası İmamağa Mahallesi olarak geçiyordu. Şehir merkezine yakın, Adıyaman’ın eski mahallelerinden biriydi. Adıyaman Kalesi yürüme mesafesindeydi.

Yan tarafımızda stadyum vardı ve içinde depremzede çadırları kurulmuştu.

Güvenlik güçlerinin kaldığı yer ve yardım marketi dip dibeydi.

LASTİKÇİ NUSRET USTA

Depremin ilk on gününün ardından yardım faaliyetleri artık farklı bir safhaya evrildi. Çünkü ilk günler geride kalmış, suistimaller başlamıştı.

Çadıra yardım almak için gelenlerin bir kısmı Adıyaman’da hiç yaşamamış, yarı göçebe hayat süren kişilerdi. Üstelik iyi Türkçe konuşuyorlardı.

Gerçek depremzede olan Adıyamanlı komşularımız, onların mahalleden olmadığını söyleyerek bizi ikaz etti.

Bu noktadan sonra işimiz gerçek ihtiyaç sahibi olanları tespit etmek üzerine kuruluydu.

İki yardım destek aracıyla ekip hâlinde mahalleleri dolaşıyor, köylere gidiyorduk.

Benim görevim ise adresleri toplamak, ihtiyaçları planlamak, listelemek ve ekipteki arkadaşlara ulaştırmaktı.

Bu hengâmede yolumuz lastikçi Nusret Usta’yla kesişti.

“YARDIM DAĞITAN ARABADAN PARA ALMAM”

İmamağa Mahallesi’nde tam otuz beş yıldır dükkân işleten Nusret Usta’yla, lastiğimiz patlayınca tanıştık. Mecburen dükkânına gitmiştik.

Deprem gecesi kardeşini ve yeğenlerini, bütün aileleriyle birlikte kaybetmişti Nusret usta.

“Yıkılan apartmanda, biraderim hariç en yaşlısı otuz altı yaşındaydı” dedi.

Ardından ekledi: “Üç gün oldu, dükkânı mecburen açtım. Vatandaşın ihtiyacı var. Kırk beş yıldır bu işi yapıyorum, otuz beş senedir bu dükkândayım.”

Dükkânı hiç hasar almamıştı. Ancak tavanı is içinde, kapkaraydı.

Depremden önce böyle olmadığını söyledi. Meğer depremin ilk günlerinde, dükkânın tavanında duran yedek lastikleri ve içeride buldukları başka eşyaları ısınmak için yakmışlar.

Adıyamanlı Nusret usta ve is içinde kalan dükkanı
Başlık ResmiAdıyamanlı Nusret usta ve is içinde kalan dükkanı

Kendisi üç-dört gün boyunca dükkâna gelememiş. Geldiğinde her yeri bu hâlde bulmuş. “Çalışınca kafam meşgul oluyor, rahatlıyorum” dedi. Borcumuzu sorduğumuzda ise netti: “Yardım dağıtan arabadan para almam.”

O an çok duygulandık. İçimden ellerine, ayaklarına sarılıp öpmek geçti. O ise hemen arkasını dönüp başka bir müşteriyle ilgilenmeye başladı.

Biz de gitmedik, biraz bekledik. Zaten yerimizde donup kalmıştık. Bir süre sonra dönüp müşteriyi göstererek şunlar söyledi:

“Bak, depremzede de olsa bunlardan para alırım. Çünkü bu çarkın dönmesi lazım. Ama sizin gibi şehir dışından yardım için gelenlerden alınmaz. Biz ev sahibiyiz. O arabanın tekerinden bir alacağım olursa ahirette Rabbim verir.”

Bu adam ilkokul mezunu. Çocukluğundan beri tam 45 yıldır lastik tamir eden biri. Nice üniversite mezununda, nice fabrikatörde bulunmayan bir ahlaka sahip.

Şüphesiz bir savaşa girilse, evladını şehit verdiği hâlde canla başla çalışmaya devam edecek olan o insanlardan biriydi Nusret Usta.

O günlerde bölgeye yardıma giden STK’lardaki herkes binlerce Nusret usta ile karşılaşmıştır eminim.

Böyle insanlar ve bu ahlak sayesinde zor devirler atlatılır.

Kıymetini daima bilmemiz gereken de işte bu esnaf ahlakıdır.

ÖNE ÇIKANLAR