Bugün bir insana “köylü” demek hakaret olarak anlaşılır.
İnsanımız maalesef aşağılamak istediği kişiye “bu dağ çobanıyla ben bir miyim” der.
Türkiye’deki bu durum, mesela Amerika’da tam tersidir.
İngilizce cow (inek) ve boy (oğlan/çocuk) kelimelerinin birleşmesiyle hayvancılık yapanlara verilen kovboy adı, zamanla bambaşka bir kültürel boyuta ulaşır.
Kovboyluk âdeta bir mitolojiye dönüşmüş ve bütün dünyada pozitif bir imaj bırakır.
Bu aslında, geniş arazilerin ekilip biçilmesi ve ülkedeki et ihtiyacı sebebiyle bir hayat tarzı özendirmesidir.
"ANTİKAHRAMAN"
Amerikalılar kovboylukla şekillenen köy hayatı için "Lifestyle, not a living" derler. "Bu bir geçim kaynağı değil, bir hayat tarzıdır."
Kovboyluğun negatif yönleri de yok değildir, ancak kültürünü dünyaya pazarlayan Batılı bunu tercih etmez.
Bugün etin en ucuz olduğu ülkelerden biri olan ABD, kovboy kültürünü yaşatmaya devam ediyor.
Aslında sığır çobanlığını dünyaya değil, ‘kendi insanına’ kahraman olarak servis ediyor.
Sosyolojik olarak bugün kovboyluk, modern dünyanın dijitalleşmesine ve karmaşasına karşı bir "antikahraman" olarak görülür.
Tabiatla iç içe, teknolojiden uzak ve "kendi kanunlarıyla yaşayan" bu figür, Amerikan sağ kanadı ve kırsal muhafazakârlığı için bir ahlaki pusula görevi görür.
Bu işi yapanlar paradan ziyade; hürriyet hissi, atlarla olan bağ ve geleneği devam ettirme tutkusuyla hareket eder.
**
Geçtiğimiz günlerde dikkat çeken bir proje haberi oldu.
Haberde Van’da küçükbaş hayvancılık yapan bir vatandaş, “Üç yıl önce aldığım 100 koyun şimdi 300 oldu. Devletimize teşekkür ediyorum. Herkesin bu projeden yararlanmasını tavsiye ediyorum. Büyük faydasını gördüm. Hiç sermayem yoktu.” diyor.
"Köyümde Yaşamak İçin Bir Sürü Nedenim Var" adlı proje, isminden de anlaşılacağı üzere köyden şehre göçün önüne geçmeyi hedefliyor.
Nitekim yetkililer “Bu proje 3 yıldır devam ediyor. Şu ana kadar 2 bin 640 çiftçimize 260 bin hayvan teslim ettik.” diyerek ulaşılan başarı hakkında istatistik de veriyor.
Bu proje 20 yıl önce başlatılmış olsa, köyden şehre göç probleminin önüne geçilmiş olur muydu?
İşte bu tartışılır.
HAYAT TARZI MESELESİ
Çobanlık bir hayat tarzıdır ve 24 saati kapsar. Dolayısıyla sadece maddi hesaplarla bu işe girişen muvaffak olamaz.
Bir çobana sorduğumda şu tavsiyeyi verdi:
"Masanın başında hesap makinesini eline alıp da yüz koyunum var, iki yılda şu kadar kuzu alırım, bu kadar para çıkarır vs. diyerek matematikle gireceksen hiç girme. Bu işi gerçekten seviyorsan, hayat tarzını buna göre ayarlayacak ve 24 saat vaktini buna ayıracaksan gir."
Bir çoban arkadaş da şunu anlattı:
"Bu işe ilgini verirsen iyi para var ama bu para görünmez. 80 koyunun varsa bunlar zaten kuzular ve artmaya devam eder. Sıkıştın mı hemen paraya döner. Pek çok arkadaşım bu işe girmek istiyor ama yapamıyor. Çünkü şehirden köye gelmelerine hanımları izin vermiyor. Kadınlarımıza bu hayvan sanki nefret ettirilmiş. Evlerinde kedi köpek besliyorlar ama değil kendilerinin, kocalarının bile çobanlık yapmasını istemiyorlar."
Köydeki sosyal ve kültürel hayattaki erozyon, bu gibi desteklere rağmen insanları köyünde tutmaya maalesef yetmiyor. Zira sosyal medya ve internetle şekillenen popüler kültür, şehri özendiriyor, köyü değil.
"GÜREŞTİĞİM ZAMANLAR BİR KUZU YERİM"
Çobanlık ise vasıfsız mesleklerden biri olarak görülüyor. Hâlbuki tarih boyunca yaşanan tam tersidir;
Türkler koyunla (Hunlardan Osmanlılara) özdeşleşmiştir. Bazı araştırmacılara göre Türklerin ataları olan Hunların adı, koyun, koç demektir.
Çünkü yününden çadır, derisinden kıyafet, boynuzundan kılıç kabzası yapıp ülkelere boyun eğdiren insanlardır Türkler…
Buna bağlı olarak da tarihin en kadim ve beceri isteyen mesleği olan çobanlık, Türklerin ana mesleği olmuştur.
Bütün peygamberler de çobanlık yapmıştır.
Bu işi becerebilenler liderlik, bilgelik, sabır ve mesuliyet şuurunu ispatlar.
Çobanlar sadece koyun bakıp beslemez, eşkıyadan vs.den korumak için icabında savaş sanatlarını da öğrenir.
Yıldızları bilir, inceler ve yön tayin eder. Çoğu irfan sahibidir ve edebiyatçıdır.
Çobanlık hakkında övgüye değer daha nice şey söylenebilir. Bu vasıfları düşünülürse dağdaki çobanın oyunun şehirdeki çoğu kişiden daha değerli olduğu anlaşılır.
Bugünün üniversite mezunu insanı ise bir çobanın mesleğiyle elde ettiği donanımlardan çok uzaktır.
Viyana kapılarına koyun, keçi etiyle dayandığımız tarihî bir gerçektir.
Mesela Münevver Ayaşlı hatıralarında“Ben çocuk iken, Türkler iri yarı, boylu boslu, geniş omuzlu idiler. Bol et ve hayvani yağlarla pişmiş yemekler yerlerdi… ‘Fort comme un Turc’, yani ‘Türk gibi kuvvetli’ tabirini hak etmiş insanlardı. Rahmetli Koca Yusuf’umuz başta, bütün pehlivanlarımız rakiplerini titretirdi… Türk-Bulgar ve Türk pehlivanlarının, günde bir koyun yediklerini, seneler ve seneler sonra, ağır sıklet millî şampiyonumuz Hamit Kaplan merhuma anlatmıştım… Hamit Kaplan’ın şaşacağını sanmıştım. Kaplan şaşmadı: ‘Ben de güreştiğim zamanlar bir kuzu yerim’ demişti.” der.

