Şu günlerde Türkiye''nin, eskiden, gazetelerde "enstantane" tabir edilen, bir fotoğrafı çekilse ortaya çok acı bir manzara çıkar..
Türkiye''nin yakın tarihinde, belki de ancak Osmanlı''nın son dönemlerinde görülmüş inanılmaz, akıl almaz çarpıklıklar yaşanıyor Türkiye''de bugün... "Siyasi kolaycılık ve oportünizm" mi diyeyim, yoksa "politika mümkün olanı yapmak san''atıdır" düsturunun dejenere edilmesi midir diyeyim, bir "al gülüm ver gülüm" demokrasisi ile bütün ilkeler gözardı ediliyor, kazanılanlar fütursuzlukla heba ediliyor. Galiba bazı önemli yasalar da, özellikle "Af" ve "Pişmanlık" yasaları da aynı pazarlıklarla gürültüye demiyeceğim ama "aceleye" getiriliyor!
Toplumdaki, Devlete, Adalete güven duygusu, maalesef, her gün bazı kamu görevlilerinin ve hatta yargıç ve savcıların artık adeta kanıksanan, inanılmaz yolsuzluk iddiaları yüzünden harcanıp gidiyor. Ve Türkiye''nin her türlü sapıklığın mubah olduğu, mubah görüldüğü bir Sodom ve Gomore ülkesi haline gelen televizyon kanallarından ve renkli dergileri bir tarafa bırakalım, saygın çok satan gazetelerin sayfalarından yansıyor. Bana bir tek Batı ülkesi ve gazetesi gösterin ki, günler boyu tam sayfa "orgazm" konusunu ele alsın veya sapık bir ilişkinin veya bir ailenin pejmurde "anatomisini" irdelesin...
Bu enstantanede, etrafı kırmızı bir çember içine alınacak tek bir umut verici güzel bölge var: Türk Silahlı Kuvvetleri. Şükürler olsun ki etraftaki yozlaşma, kuralsızlıklar henüz bu bölgeye ulaşmamış. (Bu konuyu ayrıca işleyeceğim).
AYRINTI MI-İLKE MESELESİ Mİ?
Bugünkü "enstantane"yi tamamlamak için, bir ayrıntı sayılabilecek fakat hiç de ayrıntı olmayan ve aslında gidişatın bir göstergesi olan bir gözlemimi de ekliyeyim.
Atatürk ve arkadaşları yeni Cumhuriyeti kurarlarken, yeni devletin geleneklerini oluşturmak için, çok büyük bir uzak görüşlülükle bazı kurallar koymuşlardı, normlar tespit etmişlerdi. Devlet kırtasiye malzemesi, kalemleri ve kağıtları üzerindeki "TC Hükümeti" damgasına kadar... Rahmetli babamın nadir tokatlarından biri bu kalelerden birini ve filigranında aynı damga bulunan kağıdı okula götürdüğüm için yemiş ve Devlete saygının ilk dersini almıştım..
O zaman konulan önemli bir kural da TBMM Başkanlık makamında görev yapacak TBMM Başkanının veya Başkan yardımcılarının belli ölçülerdeki beyaz yelekli, beyaz kravatlı "frak" giymeleri kuralı idi... Bu arada, Atatürk''ün ve İsmet İnönü''nün cumhurbaşkanlığı dönemlerinde, titizlikle uygulanan başka bir kural-gelenek de vardı... Ankara''ya "azimet" eden Büyükelçiler ve Valiler öncelikle jaket atay denilen özel bir kıyafetle Çankaya''ya çıkarlar, Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilsinler edilmesinler, "defter-i mahsusu" imza ederlerdi... Bu kural 1950''lerden sonra demokrasinin gelişi ile eridi gitti. Ama, o yılki seçimlerle Meclise girenlerden bazıları Ankara''daki ünlü Karpiç lokantasına "Artık Demokrasi var, biz de milletin vekilleriyiz" diyerek, pijama ve terlikle gelmeye kalkışmalarına rağmen, şükürler olsun ki, TBMM Başkanı''nın, "frak" kuralı, demokrasiye, darbelere ve müdahalelere rağmen ortadan kaldırılamadı. Bir aralık bu kuralın anlamını pek anlayamayan Hüsameddin Cindoruk, riyaset kürsüsünden "frak"ın kaldırılmasını önerdi ama gene şükürler olsun ki başaramadı...
Atatürk bu kuralı niçin koymuştu; uzağı gördüğü için! Eğer koymasa idi, bazı Başkanlar ve yardımcıları Kürsüye çakşır, takke veya sarıkla, hanım iseler Merve misali başörtüsü ile çıkmaya kalkışırlardı.
Parantez arasında bazı yargıçların, savcıların, kurala rağmen, duruşmalara cübbelerinin altında yaka bağır açık çıktıklarını esefle müşahede ediyorum. Oysa Cumhuriyetin ilk yıllarında yargı mensuplarını ve mahkeme salonlarını gösteren fotoğraflara bakın, bugünkü ile arada eksi bir fark var...
ASIL BÜYÜK MİLLET MECLİSİNDE...
Ama daha önemlisi, Meclis''in son maraton celselerinden bazılarına riyaset eden Başkan yardımcılarından Sayın Vecdi Gönül, o makama, diğerleri ve mesela Murat Sökmenoğlu''nun yaptığı gibi geleneksel beyaz yelekli, beyaz kravatlı frakla çıkmıyor, galiba smokinle ve siyah -bazan da yerinden kaymış- bir kravatla çıkıyor... İşin tuhafı, kimse de, hatta büyük bir basiretle Meclis albümüne "Kürtçe" tabirinin konulmasına karşı çıkan Sayın Meclis Başkanımız Yıldırım Akbulut dahil, bu keyfi değişikliği yadırgamıyor, yadırgasa bile sesini çıkarmıyor veya daha vahimi bana "Üzerinde durduğun şeye bak... Neremiz doğru ki" diyorlar!
Oysa bu konuda titizlik ve dikkat bir fantezi bir ayrıntı değil, devletin ve meclisin vakarı ile yakından ilgili... Başka laubalilikleri önlemesi bakımından çok önemli. Yarın başka bir Başkan veya yardımcısı kürsüye renkli yelek ve renkli papyonla çıkarsa ne diyeceksiniz?
Söz Meclisten açılmışken söylemeliyim; TBMM Genel Kurul Salonunun yeni dekorasyonu, renk düzeni, koltukların kullanışlılığı çok tenkit edilmişti... Yolsuzluk iddialarına herhalde yargı karar verecek ama, galiba Milletvekillerimiz salona, renklerine ve koltuklarına alıştılar.. Doğrusu ben de alıştım, hatta beğeniyorum da! Renklerin psikolojik etkisi malum, yeni salondaki renklerin yatıştırıcı ve uzlaştırıcı bir havası var..
Bu vesile ile eski bir önerimi sayın Akbulut''a da önereyim. Atatürk''ün o şık fraklı kıyafeti ile Başkanlık kürsüsünden konuşurken çekilmiş eski fotoğraflarda kürsüde bir çan vardır. Başkanlar dikkati çekmek ve tartışmaları yatıştırmak için bu çanı kullanırlardı... Yabancı parlamentolarda da Başkanlar bir tokmak kullanırlar... Eminim bir yerde hâlâ muhafaza edilen o "çan" yeni Meclis''teki Başkanlık Kürsüsüne konulsa, hem eski ile yeniyi bağlayan sembolik bir bağ oluşturur hem de çan sesi üyeleri yatıştırıcı, kavgaları önleyici bir işlev görür.

