Profesör Ahmet Taner Kışlalı''nın öldürülmesi, çoktandır alttan alta, sürdürülen bir musibeti su yüzüne çıkarıyor. Cinayeti fiilen kimler, hangi taşeronlar, hangi tetikçiler işlemiş olurlarsa olsunlar, belli ki, birileri, Güneydoğu''daki bölücülük nifakı yetmiyormuş gibi, uzun süredir bir inananlar-inanmayanlar cepheleşmesini ve bununla eşgüdümlü olarak da, milletimizi kendi ordusuna, Türk Silahlı Kuvvetleri''ne karşı gittikçe artan dozlarda, tahrik etmekteler, kendi yayın organlarında, radyo ve televizyonlarında!
BU BÖYLE DEVAM EDEMEZ Bu tahriklerin, düşünce ve basın özgürlüğünün kisvesi ve himayesi altında da olsa, hep böyle devam edemeyeceği muhakkaktır. Gerilenip bir yerinden kopacaktır. Eğer sivil makamlar, yargı ve siyasetçiler, hukuk devleti ve insan hakları endişeleri ile veya siyasi hesaplarla, bu tehlikeli tahriklere engel olamazlarsa, Ordu, herhalde, kendi şerefini korumak ve anayasal görevlerini yerine getirmek gücüne, bizzat sahiptir. Kışlalı''nın cenazesindeki TSK''nın ihtişamlı gövde gösterisi, rahmetliye ve Atatürkçülüğüne saygıdan öte, bu iradenin anlamlı bir işareti idi. Dünkü yazımda "anlayabilenlere" demiştim. Bugünkü malum gazetelerde de görüyorum ki çoğu "anlıyamamışlar" veya, anladılarsa bile, bilmem neye güveniyorlar ki, adeta ipleri koparmakta kararlı gibiler. Eğer bazı güvenceler vehmediyor ve hatta bir hesaplaşmadan kazançlı çıkacaklarını sanıyorlarsa, yakın tarihte her silleyi yedikten sonra yanıldıkları gibi gene yanılacaklardır! Bugün yapılacak olan Milli Güvenlik Kurulu''nun, bence bazı hususları açıkça "anlatmak" bakımından 28 Şubat süreci içinde ve bu sürecin devamı olarak büyük bir önemi var. Burada iki hususu, özellikle dış odaklara ve dahildeki bazı jurnalci ve destekçilerine hatırlatmakta yarar var. 1- Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye''nin tarihi ve aktüel birikim ve koşulları, Anayasa ve yasalar gereği, dünyanın hiçbir ordusuna benzemeyen, dahili ve harici düşmanlara karşı görevli bir güçtür... Eğitim, yapılanma, görev anlayışı ve değer yargıları bakımından sivil kesimlerden en az on yıl ilerde, Türkiye''nin hiç yozlaşmamış, milli bir gücüdür. Eğer "Hollanda veya İngiltere orduları gibi kışlasında otursun, etliye sütlüye karışmasın" derseniz, vay halimize! Ama bazı entellerimiz gibi "Ama demokrasiye göre bu böyle olmamalı" diye nazari tartışmalara gireceksiniz veya Çetin Altanlar gibi, "Komutanlar apoletli teşrifat memurları olsunlar" diyecekseniz, bu tartışmayı ülkemizin gerçek koşullarına ve tehlikelerine göre yapmanız ve hükümleri ona göre vermeniz gerekir. Hem "Orduyu doğru yerine koymaktan" bahsedenler ve bir yerde ordu düşmanlarıyla iş ve fikir birliği yapanlar da bilmeliler ki, TSK onlara da lazımdır! 2- Bu gerçeklerin uzantısı olarak, Avrupa Birliği''ne "lütfen" kabul edilmemizin baş koşulu olarak ileri sürülen, MGK''nın ve dolayısı ile TSK''nın kamudaki ağırlığına son verilmesi koşulunun "imkan-ı harbiyesi" kesinlikle yoktur. Türkiye, Avrupa Birliği''ne katılacağım derken, ortaçağ karanlıklarına sürüklenirse, Avrupalı ve Amerikalı dostlarımızın ellerini oğuşturmaktan öte yapacakları bir şey olmayacaktır.
"ÇEVİK BİR" OLAYI Bazılarının, anlamadıkları ve anlamamakta ısrar ettikleri başka bir gerçek var. Türk komutanları, belki de çok minimal bir fireyle, değerler, düşünceler ve idealler açısından aynı Atatürkçülük kalıbından çıkmışlardır. Aralarında görüş ayrılıkları, üslup farkları olsa bile, bunlar kendi içlerinde eşitlenir. Bu bakımdan onların aralarına nifak ve fitne sokmak çabaları da hüsrana uğrar. Genelkurmay eski II. Başkanı ve Birinci Ordu eski Komutanı Orgeneral Çevik Bir, işkillenme ve gocunma sebebleri bulunan birilerini tedirgin ediyor. Oysa, onun emekli olduktan ve üniformasını çıkardıktan sonra köşesine çekilmeyip, muvazzaf komutanların her zaman söyleyemediklerini, dışarıya ve içeriye söylemesinde büyük fayda var... Orgeneral Kemal Yavuz Paşa da bunu yapıyor. Çevik Bir Paşa "siyasete atılmayacağını" söylüyor. Ben bunu "şimdilik" diye anlıyorum. Acaba emekli komutanlar, hatta ordunun en yüksek mevkilerine ulaşmış komutanlar emekli olunca, olgun ve verimli çağlarında, köşelerinde, sessiz, sedasız oturmalı mıdırlar? Ülke, rical kıtlığı çektiği halde onların zengin birikimlerinden mahrum mu edilmelidir? Hele Türkiye Cumhuriyetine, saldırılar olunca, bu kişiler sessiz kalıp hiddetlerini içlerine mi atmalıdırlar? Çevik Paşa''nın şu sırada, Amerika''ya giderek gerçekleri, hele şu sırada MGK, Türkiye koşulları içindeki kaçınılmaz önemini, etkili çevrelere anlatması çok yararlı olmuştur.

