Öcalan hakkındaki idam kararının infaz edilip edilmemesinin tartışılması, bana ıstırap veriyor. Ama medyadaki “Asılmasın” korosu sesini yükselttiği sürece, ben de aksi kanaatimi, kıvırmadan, çekinmeden “amma” demeden belirtmek zorundayım. Birisi, benim İstiklal Mahkemeleri yargıcı Kılıç Ali’nin oğlu olduğum için, genetik dürtülerle, “asılsın” taraftarı olduğumu yazmış. Haklı, İstiklal Harbi esnasında ve inkılaplar gerçekleştirilirken, Mustafa Kemal’in “Allah’tan başka kimseden korkmayan” silah arkadaşlarından biri olan babamdan, genetik olarak, ülkemin ve milletimin bağımsızlığı ve birliği için aynı düşünceleri ve iradeyi tevarüs etmişsem, ne mutlu bana! Bu konuda milletin çoğunluğunun benimle aynı kanıda olduğunu biliyorum. Aldığım fakslar ve telefonlar bunu gösteriyor. Elazığ’dan telefon eden bir kişi: “Öcalan asılmayacaksa, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Şeyh Sait’i ve Dersim başkaldırısının lideri Seyit Rıza’nın iade-i itibar etmeleri gerekir... Onlar Öcalan gibi binlerce kişinin öldürülmesinden sorumlu değillerdi ve başkaldırıları onbeş yıl sürmemiş ve bu kadar büyük zararlar vermemişti” diyor.
İDAM CEZASI Öcalan’ın asılmasından yana olanlar bizleri nelerle suçluyorlar: Önce “ilkel ve vahşi” bir cezadan yana olmakla. Ben idam cezasının, bölücü terör sürdükçe, bir caydırıcı olarak, hiç olmazsa rafta bulundurulmasından yanayım. Bu cezanın, kaldırılmasının Öcalan’ın kellesini kurtarmak için kullanılmasına da karşıyım -ki öyle yapılıyor ve Sayın Bahçeli’nin dediği gibi çok da ayıp oluyor. Eğer çağdaş olmak için idam cezasını kaldırmak şart ise, bu tartışılsın ve TBMM uygun görürse kaldırılsın ama bir hükmün ilavesi ile: İdam cezasının kaldırılması makabline şamil olmayacaktır -yani Öcalan’ı kurtarmayacaktır. Herhalde, böyle bir şerh koymak hukuk kurallarına aykırı olmasa gerek. Ama, tabii Avrupalılar’ın asıl maksadı Öcalan’ı kurtarmak olduğuna göre bizim idam cezasını kaldırmamız onları tatmin etmeyecektir. Başlı başına bu bile, Avrupa’nın asıl maksadını gösterecektir. Bazı yazarlar bu konuda siyaset yapılmasına karşılar -herhalde Tansu Çiller’in idama taraftar olmasını ima ediyorlar ama asıl “uluslararası” siyaseti onlar yapıyorlar. Hiç olmazsa Çiller, bu sefer Milli bir siyaset yapıyor... Nefesimizi tutmuşuz heyecanla, Helsinki zirvesinde AB’ye aday kabul edilip edilmeyeceğimizi bekliyoruz, beklemedeki öğrenciler gibi... Aman şu sırada Öcalan’ı asmak gibi bir yanlış yapmayalım, dikkati ile! Kurallara bağlılığı ile tanınmış bir başyazarımız Oktay Ekşi gözlerime inanamadım, şöyle yazmış: “Zaten Yargıtayımız Öcalan’la ilgili dosyayı -sanki bir ay sonra ele alsa bir şey değişecekmiş gibi Helsinki’den hemen önce onaylayarak bir çuval inciri gereksiz yere berbat etti.” Yani, bağımsız Türk Yargıtayı, bu konuda hükümeti rahatlatmak için, keşke idare-i maslahat etse ve davayı savsaklasaydı, demek istiyor. Bu, yargıya müdahale değilse, yargı üzerinde siyaset yapmak değildir de nedir? Bir iddia daha var, güya “asalım” diyen bizler, Avrupa Birliği’ne girersek rahatları kaçacak olan kişilermişiz. Ben kendi hesabıma söyliyeyim, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine karşı değilim. Bunun hakkımız olduğuna inanıyorum. Ama haysiyetimle girelim. Türlü bahanelerle, şapkamız elimizde, kapılarda bekletilmeye ve kendi milli değer ve kriterlerimizin gıyabımızda tespit edilen bazı kriterlerle yok edilmesine karşıyım... TBMM’deki “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ibaresinin altına “Avrupa Birliği ve AİHM müsaade ettiği kadar” sözlerinin, ilave edilmesine karşıyım. Ve Ecevit gibi, AB’ye kabul edilmezsek bunun Türkiye’nin ve Türk devletinin sonu olmayacağına inanıyorum. Cüneyt Ülsever nam zat ta oturmuş Kürt ve Güneydoğu konusunda, Avrupalılara tüyo verircesine “sütten çıkmış ak kaşık” olmadığımızın gerekçelerini, şimdiye dek Kürtlere “yaptıklarımızı” sıralamış... Ülsever’in kimden yana olduğunu sormuyorum bile -bu bence malum. Ama hiç olmazsa yazdıklarını dengelemek için, bıraktık 19. yüzyıl sonlarını, Cumhuriyetten beri, bizim Güneydoğu’ya verdiğimiz imkanlara ve Kürt Kökenli vatandaşlara verdiğimiz fırsatlara karşılık, onların bize ne verdiklerini de yazsa idi! Objektif olmak kaygusunun böylesine suçluluk kompleksi nedir! Öcalan asılmazsa, ülkeye barış ve huzurun geleceğine inanıyorlar, bizim gafiller. Bundan nasıl bu kadar emin olabilirler? Geleceğimiz konusunda kumar oynayabilir miyiz? Ömrümüz vefa ederse göreceğiz; bu konuda, vereceğimiz tavizler, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve milletinin varoluşunu ve kaderini tayin edecektir... Son dakika! Bizim AİHM’ye teslim olmamızı önerenlere karşılık ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Öcalan hakkındaki kararın Türk mahkmelerine ve makamlarına ait olduğunu belirtmiş... ABD, bizim hükümranlığımıza bizim entellerimizden çok daha saygılı!
KORAY AYDIN Bayındırlık Bakanı Koray Aydın bir kısım medyanın topunun ağzında. Çünkü herşeyden evvel MHP’li, bütün Bakanlığı, başta müsteşarı Ali Helvacı, depremzedelere barınak temin etmek için misli görülmemiş bir fedakarlıkla gece gündüz çalışıyorlar. Bakan, prefabrike konutların tamamının 30 Kasım’da depremzedelere teslim edileceğini vaadetmişti. Anlaşılan konutların bir kısmı hazır değil... Bunun üzerine şimdi Koray ve Bakanlığına insan üstü çalışmaları yüzünden aferin deneceğine, “Bakan sözünü tutmadı” tenkitleri yükselecek... Zira ne de olsa MHP’li... Bakanın hatası, çalışmamak değil belki biraz yüksek hedef göstermek oldu. Ama güç şartlar yüzünden evdeki hesap çarşıya uymadı. Öyle görülüyor ki hazır olan konutlar şimdiki acil ihtiyaca yetecek zira çadırdakilerin bazıları kira yardımı almayı tercih edeceklermiş... Fakat hatırlatmak istiyorum. Koray daha başlangıçta, kalıcı konuta öncelik verilmesini isteyenlere karşı “Acil ihtiyaç, vatandaşı kışın sokakta bırakmamak için prefabrike konuttur” demiş ve medyada tenkid edilmişti.
GÜNÜN FÝKÝR KIRINTISI Yiðide (Koray Aydýn’a) vur ama hakkýný da ver! Türk Atasözü

