Kaydet
a- | +A

Her akşam TV haberleri izlendiğinde, her sabah gazetelerin başlıklarına, hele özellikle dışardan bakıldığında, ülkede vahim bir genel bozukluk ve çürümüşlük olduğunu görmemek mümkün değil. Hep çeşitli bunalımlardan söz ediliyor; KHK bunalımı, çeteler bunalımı, rektörler bunalımı vb... Bence bütün bu bunalımların temelinde, kaynağında "Güven Bunalımı" yatıyor. Marmara Depreminin yıldönümünde bütün TV kanallarının Deprem bölgelerinden yaptıkları yayınlarda, yükselen ve özellikle, devleti, hükumeti kınayan şikayet ve iddiaların bazıları biraz medyatik ve abartma da olsa bugün ülkemizin üzerine çöken güvensizliğin dramatik bir görüntüsü idi.

Türk övün, güven, çalış Osmanlı''nın son dönemlerinde de kendimize güvenimizi kaybetmiş bir toplum ve millet haline gelmiştik. Cumhuriyetle birlikte güvenimizi tazeledik. Mustafa Kemal, Ankara''da Güven Parkında anıtlaştırılan "Türk Övün, Güven, Çalış" direktifini boşuna vermemişti, kendisine güvenini yitirmiş bir topluma Güven telkin etmek istemişti ve başarmıştı da! Uzun süre kendimize, Cumhuriyete, başındakilere, Atatürk''ten başlayarak, güvendik. Hele, Atatürk sağken, bütün iç ve dış tehlikeler karşısında, Atatürk''ün varlığı, milletçe en büyük güvencemizdi. Sonra da, İsmet Paşa''ya, Celal Bayar''a. Milletveklillerine, Bakanlara, devlet kurumlarına güvenimiz, büyük ölçüde devam etti. Belki bu güven biraz sanaldı ama gene de vardı! Ya şimdi? Açıkçası bugün ne kendimize, ne devlete ne hükümete, ne de polise ve diğer devlet kuruluşlarına güvenmiyoruz, güvenemiyoruz!

En son güven kaynağı: TSK Bugün tek güvendiğimiz kurum olarak Türk Silahlı Kuvvetleri kaldı... Bu güç, bütün aksi çabalara rağmen Türkiye Cumhuriyetinin en güvenilen kurumu ve rejimin son sigortası. Ama bu sigortayı da gevşetmeye çalışanlar çok. Kamuoyu araştırmalarındakı % 90''ı bulan güven ölçüsünü, kerhen, kabul etmek zoruda kalanlar, "Ama, acaba TSK''nın siyasete karışması konusunda kamuoyu ne der?" diye, kendi endişelerini, millete yansıtıyorlar ve kenarından, köşesinden, TSK''nın saygınlığını ve gücünü, doğrudan yapamazlarsa bile -emekli olmuş komutanları ve Kıbrıs Güvenlik Kuvvetlerinde görevli komutanları hırplamakla- vasıtalı olarak, yıpratmaya çalışıyorlar... AB ve Kopenhag kriterleri ile, TSK''nın ve MGK''nın gücünü kırabilseler rahat edecekler, çünkü, liboş hassasiyetlerine dokunan bir Güven Kalesi de yıkılmış olacak... Bu genel güvensizliğin kaynağı ne? 17 Ağustos akşamı büyük depremin yıldönümü dolayısı ile TV kanallarında yapılan konuşmaları izledim. En yakınlarını, her şeylerini kaybetmiş bağrı yanık insanların feryatları, hükümetlerden müesseselerden şikayet etmeleri -biraz medyatik maksatlı ve abartmalı da olsa- doğaldı; hoşgörülmesi gerekir!. Gerçekten de, bazı ihmalleri belki de suiistimalleri dile getiriyorlardı. Deprem vergisinin, deprem için yapılan yardımların nerelere gittiği konusundaki şüpheleri de, bir dereceye kadar, haklı idi. Hükümetin şimdiye kadar bu konuda doğru dürüst bir hesap vermemiş olması, aksine bazı bakanların bu paraların devletin bütçe açığını kapatmak için kullanıldığını söylemesi şüpheleri -güvensizliği haklı kılıyordu.. Başbakan keşke, önceki gün, bu konuda verdiği ayrıntılı hesabı, şüphe ve söylentilere imkan vermeden daha önce verseydi!

Ama gene de, medyamız, gazetelerimiz, TV kanalları bu konuda, güvensizliği tahrik etmek pahasına biraz duygu sömürüsü yapmadılar mı, duygusallığa, aşırı tepkilere, tabir caizse "çanak tutmadılar mı"? Ve genel olarak güvensizlik ortamının oluşmasında medyanın sorumluluğu veya sorumszuluğu yok mu?

Medyanın sorumluluğu Gazetelerin, TV''lerin, kural olarak, duman olmadıkça ateşten söz etmemeleri gerekir. Ve, herhalde, bugün Türkiye''de hemen hemen her kurumda, yolsuzluklar ve çarpıklıklar var. Yüksek memurların, yargıçların savcıların ve polislerin yolsuzluklara karışmış oldukları da, maalesef, -bir ölçüde- doğru. Bu çürümüşlüğün, geleneksel değer yargılarımızın, böylesine erozyona uğramış olmasının, tarihi ve toplumsal sebepleri muhakkak irdelenmeli. Burada da medyaya görev düşüyor.

Ancak medyamız, bu hususta, ölçüyü biraz kaçırmıyor mu? Mahkeme kararları ile sübut bulmamış, tahkikat safhasındaki iddiaların ne kadarı doğru? İnsanların gazete manşetlerinde, televizyon haberlerinde ve programlarında teşhir edilip bir nev''i yargısız infaz edilmeleri ne kadar doğru? Bunlar, genel güvensizlik ortamını pompalamıyor mu?

Ya medyaya güven? Güven bunalımında Medya boyutu ne? Ve en önemlisi, Dördüncü Kuvvet olan medyaya bugün ne kadar güvenebiliriz? Demokratik ülkelerde de büyük yolsuzluklar oluyor, ama oralarda medyanın tetiği bu kadar hassas ve aceleci değil.. Bir olayı, birkaç yönden kontrol etmeden yayınlamazlar, insanları hemen suçlayıp teşhir etmezler. Oysa, ya bizim medyada? TV programlarında, başlıklarda suçlayıp hemen gazete sütunlarında mahkum edilen, sonra aklansalar bile hayatları kayanların

çetelesini kim tutuyor? Bazıları, sonra aklanırlarsa, bunların çetelesini kim tutuyor?

Bence bugünkü güven bunalımının kaynağında -büyük ölçüde- kendisine olan güveni de cömertçe harcamış, bütün çağdaş gazetecilik kurallarının aksine, başlıklarda, siyasi meşrebe göre yorum yapan, görüntüleri bile evire, çevire maksatlı kullanan sorumsuz medyamız vardır.. Bu medyaya, "Dördüncü Kuvvete" de güvenebiliyor muyuz?

GÜNÜN FİKİR KIRINTISI "Pratik politikanın, politikacıların (ve basının) bütün maksatları, halkı devamlı bir panik içinde ve emniyete kavuşmak endişesi içinde yaşatmak ve bu amaçla da onları bir sürü ecinlilerle korkutmaktır!"

H.L.MENCKEN