Bir okuyucumdan -müsaadesi ile, adını vereceğim; Jale Köksal Hanımefendiden- bir elektronik posta mesajı aldım: Şöyle yazıyordu: "İçerenköy Hasan Leyli İlköğretim okulu 4K sınıfına giden Yusuf Altay Köksal adında bir oğlumuz var. Sosyal Bilgiler dersinden yazılıları vardı. Yazılı klasikti. Oğlumun, öğretmeninin "topluma karşı görevlerimiz nelerdir?" sorusuna verdiği cevap aynen şöyle idi: Askere gitmek memlekete ihanet etmemek. Gerçi yazılıda bu cevaptan puan alamadı ama babası, -ağabeyi ve ben, onun bu cevaplarından gurur duyduk! Zaten amacımız ikinci oğlumuzu da bu prensiplere uygun yetiştirmek!" Bundan on onbeş yıl öncesinde olsaydı Yusuf''un bu cevabı, ne anasını, babasını ne de beni şaşırtmaz ve duygulandırmazdı. Şimdi gözlerimi yaşarttı. Nereden nereye düşmüşüz, toplum olarak! İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, son meydana çıkanlar hakkında: "Bunlar pisliğin binde biri!" diyor. Hasan Pulur da "Lağım patladı!" hükmünü veriyor. Çok doğru; artık toplum değerlerimizin bini bir paraya gidiyor.
Bir olay Bir iki yıl evvel bir dostumun bir aile meclisinde karşılaştığı bir olayı yazmıştım; misafirlerinden biri on onbeş yaşındaki oğlunu övüyormuş: "Bakın bu çocuk hayatta nasıl başarılı olacak. Evvela okuldan bir kolayını bulup diplomasını alacak sonra askerliği atlatacak, hemen hayata atılacak ve köşeyi dönecek, arslan oğlum benim!" Dostum daha fazla tahammül edememiş. Peçeteyi atıp masadan fırtlamıştı: "Ben senin gibi adamla aynı masada oturamam" diye! Ama acıdır, bugün özellikle büyük kentlerde bu gibiler artık çoğunlukta. Onun için de, Jale Hanımlardan, aksine bir ses bir nefes duyunca gözlerimiz yaşarıyor. Bu pislikler çölünde bir vaha bulduğumuz için.
Nasıl oldu da? Bu hallere nasıl geldik? Bir defa, bütün dünyada, üyesi olmaya çalıştığımız Avrupa''da genel olarak bir ahlaki değer erozyonu var. Bugünkü iletişim ortamında bunlardan ve özellikle maddi değer ve hesapların ön plana çıkmasından ve ahlak yozlaşmasından etkilenmemek mümkün değildi. Ahlaki değerlerimiz, alabildiğine bir müsaadekârlığın egemen olduğu "globalleşme" ortamında elbette ki olumsuz yönde etkilenecek, toplumumuzda eşcinsellik mubah görüldüğüne, "bekaret" adeta kusur sanıldığına göre, bu mümbit bataklık zemininde, bütün kendi milli ve toplumsal değer ölçülerimiz de kaçınılmaz olarak aşınacaktı ve aşınacaktır.
Siyasi yozlaşma Belki de bütün yozlaşmanın anahtarı olan önemli bir siyasi yozlaşma da var ki, bu da bugünkü siyasi sistemden -seçim ve partiler sisteminden- kaynaklanıyor. Bu konuda tam bir milat tayin etmeye imkan yok ama, yirmi otuz yıl öncesine kadar politika ülkeye hizmet vasıtası idi. İnsanlar politikaya girmeyi, bazı mevkilere ve özellikle milletvekili seçilmeyi, öncelikle, ülkeye hizmet etmek amacıyla isterlerdi. Acıdır; bugünkü sistemde parayı bastıran, öncelikle liste başlarına konuluyor ve seçilebiliyorlar. Seçilen de para yatırımını nasıl çıkaracak? Aldığı maaşlardan mı? Güldürmeyin beni! Seçilmişler de tabii, düzenleri veya tezgahları bozulmasın diye, Başkanın veya Genel Merkezin iki dudağı arasında olan siyasi geleceklerini riske koymamak için, asli görevlerini gönül rahatlığı ile yapamayacaklar! Bu sendrom da zincirleme atanmışlara ve de bütün topluma yansıyor. Bu düzen içinde olmayan sayın seçilmişleri ve atanmışları tenzih ederim ama maalesef gerçek, genellikle bu. Ve kimse, bu temel yanlışlığın farkında olsalar bile, bunu düzeltmeye kalkışmıyor!
Medyatiklik ve reyting Bunların üstüne bir de medyatik olmak dürtülerini ve bunlarında reyting ve tiraj kriterlerine bağlanmasını ekleyin "lağımın" niçin patladığını ve pisliklerin neden bini bir paraya olduğunu anlarsınız.
Çetin Altan''ın Marksist ve tarihin materyalist yorumlanmasına dayanan ve yaza yaza gına getiren iddialarına, suçu Osmanlı ve Cumhuriyet tarihlerinde bulmasına, hele yolsuzluklarından bahsederken, araya müzminleşmiş anti-militarizmini sokup: "Ya özellikle Savunma ihaleleri?" diyerek, aklınca Orduya da çamur atmasına katılmam mümkün değil. Ancak Hasan Pulur''un teşhislerinde büyük gerçek payı var: Pulur, kısacası bir dönemde,"yükselen değerler" aldatmacası altında "köşe dönmenin" en büyük başarı ve fazilet haline geldiğini" belirtiyor. "Yağdanlıklar, numaracılar -yani Numaracı Cumhuriyetçiler, Kürt muhipleri ve son günlerde ortaya çıkan Ermeni muhipleri o günlerin ürünleridir" diye ekliyor! "Yükselen (bu ) değerler o kadar yükseldi ki, neticede lağım (kaçınılmaz) olarak patladı" diyor. Onun söylemediği bir şeyi de, müsaade ederse, ben ekleyeyim: 27 Mayıs darbesi ordudaki silsilei meratip dahil, bütün dengeleri altüst etti. Sonra da ünlü ''68 kuşağının sol fırtınası, gençler arasındaki milliyetçiliği ve değerlerini sarstı. Bazı liboş yazarlar artık pervasızca "milliyetçilik en büyük tehlikedir" diyebilir, İstiklal Marşı söylemeyi "fazla gayretkeşlik" addeder hale geldiler. Bunları teferruat saymayın; bunların karşı oldukları geleneksel değerlerin hemen hemen hepsi ülkenin ve milletin değerler dokusunun ayrılmaz parçalarıdır. Sökük bir defa başlayınca durdurmak güç oluyor.
Ankara''da bir anıt var: Güven Anıtı. Üzerinde Atatürk''ün bir sözü var: TÜRK ÖVÜN GÜVEN VE ÇALIŞ! Bunlar boşuna söylenmiş sözler değildi. Zamanında, kendi kendisine güvenini kaybetmiş, övünmeyi unutmuş ve tembelleşmiş bir topluma bu değerleri telkin etmek maksadıyla söylenmişti. Tıpkı "Ne Mutlu Türküm diyene" sözündeki ince anlamla, ahlaki yozlaşma veya sökük bunları hafife almaya hatta hamasi veya gülünç addetmemizle, tabuları yıkıyoruz diye tarihimizde ve toplumumuzda ne kadar kutsal şey varsa onları yıkmaya çalışmakla başladı. Eskiden "ayıp" diye bir şey vardı; "Ayıp" deyince akan sular dururdu: bugün artık "ayıp" filan kalmadı, insanlar sırıtıyorlar... Bazan bu durum karşısında ümitsizliğe düşüyorum. Ama sonra Anadolu''dan hâlâ gerçekten yükselen değerlere dair haberler alınca ve Jale Köksal''ın mesajı gibi mesajlar gelince, ümitleniyorum. Meydanı alçaklara bırakmamak gerekiyor!
GÜNÜN FİKİR KIRINTISI "Ahlâkla kâr hırsı çatışınca neticede hep kâr kazanır"
Shirley Chisholm

