Türkiye Cumhuriyeti''nin, kurucusu Atatürk tarafından konulmuş bir pusulası vardı; doğru tarafı gösteriyordu. Hedef çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaktı. Bugün, pusulayı şaşırmış, asıl hedeflerimizden sapmış durumdayız. Avrupa Birliği''ne her ne pahasına olursa katılmak cezbesi içinde, elimize tutuşturulan ve başka istikametleri gösteren bir pusula ile dayatılan bir "yol haritasını" izlemek zorunda bırakılıyoruz. İşin kötüsü bizi asıl pusulamızdan şaşırtanlar da, bir kısım medya ile devletin ve hükümetin başındakiler.
Hangi amaçla? Avrupalıların, Türkiye''yi, bir yandan oltalarının ucunda başka alternatiflere kaymayalım diye tutarken, sonunda kulüplerine ne zaman, lütfen, kabul edecekleri de belli değil. En sonunda kabul edecekleri bile kesin değil. Çünkü büyük bir Türk nüfusunun Avrupa''da dolaşmasına razı olmaları da, kendi çıkarları açısından, pek akıl kârı değil. Çıtayı boyuna yükseltecekler ve kabulü güç yeni "kriterler" dayatacaklardır. Şimdiki kriterlerin de MGK çekincelerinde belirtildiği gibi Türkiye''nin gerçek çıkarlarına ve koşullarına uygun olmadıkları da, son olarak azınlıklar konusundaki taleplerinden, Alevilik konusunu kaşımalarından belli... Türkiye''yi ikinci sınıf devlet olarak dışlamak istedikleri de, AGSK konusundaki tutumlarından, bizi gerçek ortak değil Mehmetçiği piyon olarak kullanmak istediklerinden besbelli! Öcalan hakkındaki kesinleşmiş idam cezasını AİHM''nın olumsuz olacağı muhakkak kararına değin askıya almak ayrı bir zül. İdam cezasının kaldırılması tartışılabilir ve eğer kamuoyunda itibar görürse ceza kaldırılabilir de.. Ancak Avrupalıların bu cezanın kaldırılmasını öncelikle ÖCALAN''I darağacından kurtarmak için istedikleri ve böylelikle de asıl niyetleri belli olduğuna göre, burada bir terslik yok mu? Garabet mi istiyorsunuz? İmralı''da Öcalan hakkındaki idam hükmünü veren DGM''nin Başkanı Turgut Okyay, geçenlerde bir kokteyl de, Alman diplomata ve haziruna "Ben idama karşıyım" demiş. Biliyorum, "mevcut kanunların gereği idi onun için bu hükmü verdik" diyecek, ama ona yakışan acaba bunları kokteylde söyleyeceği yerde hükmü imzalamadan İmralı''da "Ben idam cezasına karşıyım, onun için bu hükme katılmıyorum ve görevimden çekiliyorum!" şeklinde ifade etmiş olsa idi medeni cesareti o zaman göstermiş olurdu. Pusulayı şaşırmamızın sebeplerinin başında bütün erkeklerde kaht-ı rical yani rical bunalımı var. Siyasi sistemin maalesef gerçek devlet adamlarını değil politikacıları öne çıkardığı gerçeği var.. Medyatik olmak için yapılmayacak şey, söylenmeyecek şey yok ve günün modası Kopenhag Kriterlerine bağlılık.. Çok yazdım, zincirleme menfaatlere ve gebeliklere bağlı olan siyaset ve seçim sisteminden daha kişilikli ve kendi oy ve çıkar hesaplarından ötesini görebilen bazı ender politikacıların çıkmış olması bile bir hârika....
Cumhurbaşkanı Son Cumhurbaşkanımızı nasıl seçtik? Politik "kolaycılık" ile! Siyasetin ve devlet mekanizmasının içinden gelen ve kamuoyunda sivrilmiş birisini mi seçtik? Sezer''in kendisi mi talip ve aday oldu? Sayın Necdet Sezer''i, üç parti başkanı, Başbakan Ecevit''in, bunalım çıkmasın, düzen bozulmasın diye, adeta şapkadan çektiği bir yüksek yargıcın adını ortaya atması ile seçmediler mi?. Gerçekleri kabul edelim: Kamuoyu Sezer ve siyasi görüşleri hakkında ne kadar bilgili idi? Hatta sayın Ecevit ve diğer Genel Başkanlar ne kadar bilgili idiler?. Bir devlet memuru hakkında yapılan asgari soruşturma bile yapılmamıştı, yapılamazdı da... Anayasa Mahkemesinin başına seçilmiş bir kişinin dürüstlüğü ve hukuk alanındaki bilgeliğini tartışacak değilim, ama bu ismi daha önce kamuoyunda tartışmak bir tarafa, biraz tanımamız dahi mümkün olmamıştı. Muayyen bir mevkide, muayyen bir zamanda bulunan kişi, politik kolaylık olsun, düzen bozulmasın diye Cumhurbaşkanı seçilmiş oldu.. Ve hâlâ bir kapalı kutu olan zat, bundan sonra daha neler önereceği ve yapacağı, hangi sürpriz görüşleri ortaya atacağı belli olmadan yedi yıl başımızda kalacak!
Öymen''in gafleti Küçük politik çıkarların pusulayı ne kadar şaşırtabileceğinin canlı ve tehlikeli bir örneğini de, vatanseverliğinden asla şüphe etmediğim CHP Genel Başkanı Altan Öymen maalesef verdi. CHP''nin bölgede, politik hesaplarını ve oy toplamak için HADEP''le işbirliği yapabileceğini söyledi. Öymen, acaba hiç olmazsa, Özgür Politika ve Yeni Gündem gazetelerininin yazılarını takip etmiyor mu? HADEP''in artık bir Türk partisi olmaktan çıkıp Kürt milliyetçiliğinin partisi olduğunu ve PKK''nın siyasallaşmasının odağı haline geldiğini acaba bırakın istihbarat raporlarını, kendisi ve teşkilatı görmüyor mu? Atatürk''ün kurduğu, İsmet İnönü''nün ve Ecevit''in yürüttükleri CHP, şimdi böylesine bir parti ile işbirliği mi yapacak?... Politik şıklık, ince demokrasi uğruna mı yoksa bir avuç oy uğruna mı? Bütün bu gelişmeler karşısında, maalesef, medyada ve kamuoyunda en azından lakaytlık, en fazlası ile basiret eksikliği var! Pusulaları belli ve sabit iki kuruluş TSK ve milliyetçiliği temsil eden MHP''dir. TSK''ya bu konumu hatta imtiyazı veren de, Komutanların iktidar hırsı değil, sivillerin görevlerini layıkıyle yapmamaları, bazı duyarlılıklardan mahrum olmalarıdır. Bugüne kadar hükümeti bozmamak, bunalımlara sebep olmamak için bağrına taş basan MHP''nin de, bir yerde TC''yi yıkmak sinsi gayretleri karşısında milliyetçiliğinin gereklerini yapması vacip olacaktır. Ben başta Sayın Devlet Bahçeli olmak üzere MHP''lilerin, körü körüne "Avrupa Birliğinde uygulama ne ise o olacaktır" tezini kabul edeceklerine inanmak istemiyorum. Metin Toker kardeşim çok güzel tespit etmiş: Esas olan "Ankara Kriterleridir" ve anahtar da Ankara''da kuvvetli bir hükümettir"
Tartışma Gazetemizin başyazarı, tarih üstadı, hocamız Yılmaz Öztuna, bizim milliyetçiler olarak, AB ve Kopenhag Kriterleri konusundaki tereddütlerimize iştirak etmediğini yenilemiş. Kendisinin de Milliyetçiler saflarında olduğuna inandığım hocamızla, hem de aynı gazetenin sütunlarında tartışmayı uzatmak istemem. Hem, onun gibi bilge bir yazarla tartışmak benim ne haddime!. Ancak bu çok önemli konuda, meramımı pek ifade edemediğimi anlıyorum. Ben, Türkiye''nin, AB''ye girmesine karşı değilim. Hatta uzun vadede bunun vazgeçilmez olduğuna da inanırım. Sadece tarih perspektifi içinde "Ne pahasına?" diye soruyorum. Kendi insan hakları ve demokrasi kriterlerimizi büyük bir millet olarak, kendi şartlarımıza göre engin tarih mirasımızla oluşturacağımız yerde, birkaç Avrupalının bizim gıyabımızda katılmadığımız ve söz hakkımızın olmadığı forumlarında tespit ettikleri, boyuna da genişletilen ev ödevleri olarak bize dayatmalarına karşıyım. Milli egemenlik haklarımızdan taviz verilmesinin sonunda, Türkiye Cumhuriyeti''nin öğrendiğimiz ve bildiğimiz anlamdaki temel ilkelerini aşındırmasından ve İkinci Cumhuriyetçi taifenin emellerine bu yoldan kavuşmalarından endişe ediyorum. Ve bunun emarelerini de her gün görüyorum. Bu endişeler palavra veya paranoya değildir. Ben de, herhalde, AB''ye girişin geciktirilmesinden "vurgun" bekleyenlerin safında değilim. Bu tehlike ve tehditlere karşı bağışıklığımız var idi ise bile bunları süratle yitirmekteyiz. Eğer sevgili hocamız benim bu endişelerimi yersiz görüyorsa ve bunlara rağmen "Avrupa Birliğinde uygulama ne ise o olacaktır" diye kategorik olarak kesip atabiliyorsa o başka!
GÜNÜN FİKİR KIRINTISI Herkes kendi vizyonunun hudutlarını, dünyanın hudutları sanır * Arthur Schopenhauer

