Kaydet
a- | +A

Gazeteleri okurken yüreğimi dağlayan bir haber:


“13 yaşında bir kız çocuğu TEOG sınavının sonuçlarının ardından intihar etti…”

Daha 13 yaşında küçücük bir çocuk… Pırıl pırıl o güzel yüzü… Yaşayacak onca şeyi varken canına kıyıyor. Hem de banyodaki kalorifer borusuna kendisini asarak… Bu, ne yazık ki ilk değil. Her yıl nicelerine tanık oluyoruz.

Acaba nasıl bir ruh hâli içindeydi, neler yaşadı ve nasıl bu noktaya geldi bilemiyorum elbette. Ne birilerini yargılamak, ne de buradan ahkâm kesmek haddim değil. Ailesine Allah’tan sabır diliyorum.

Ancak bu üzücü olay çocuklarımızla ilişkilerimiz konusunda düşünmeye itti beni.

Acaba çok mu fazla şey bekliyoruz evlatlarımızdan?

Hep koşullara mı bağlıyoruz sevgimizi?
 
Farkında olmadan, iyi niyetle, onların iyiliği için çok mu üstlerine gidip, baskı altında hissettiriyoruz kendilerini?

Ama bir şeyleri atlıyoruz galiba... Allah herkesi tek ve biricik yaratmış. Tıpkı parmak izlerimizin her birinin bir diğerinden farklı olması gibi… Her birimize farklı yetenekler, farklı armağanlar vermiş. Yaradan’ın kudretine bakın… Ama biz sınırlı insanoğlu, sınırlı düşünüyoruz. At gözlüğüyle bakıyoruz bazen dünyaya. Herkesi aynı görüyoruz. En başta da çocuklarımızı…

Kendi yapamadıklarımızı onların üzerinden gerçekleştirmeye çalışıyoruz çoğu zaman. Hedef koyuyoruz önlerine ve “Hadi koş!” diyoruz. Çocuğumuzu tanımadan, onu anlamaya çalışmadan... Oysa o belki bir sanatçı olmak için geldi bu dünyaya… Ama yok, biz illa ki onun matematikte, fende iyi olmasını, sınavlarda yüksek puan almasını istiyoruz.

Elbette ki günümüz koşulları, bizleri de baskı altında bırakıyor. Bunu inkâr edemeyiz. Ancak evlatlarımızın mutluluğundan, huzurundan daha önemli bir şey var mı?

Matematikte, fende iyi değilse belki de sosyal bilimler alanında ya da başka bir alanda başarılı olacak.

İlk kez anne olacağımı öğrendiğim andan itibaren çocuk eğitimi ve annelik konusunda birçok kitap ve yazı okudum. Okuduklarımdan öğrendiğim çok önemli bir şey vardı:

Çocuklarımıza sözle söylemesek de beden dilimizle sürekli mesajlar veriyoruz. Biz ne kadar dilimizi tutmaya çalışsak da bedenimizle söylüyoruz bazı şeyleri… “Bak iyi not alırsan seni severim, sözümü dinlersen seni severim. İstediğim gibi olmazsan seni sevmem” gibi…

Çocuk bunu en derinden hissediyor ve sürekli olarak ebeveynlerini memnun etme ihtiyacı duyuyor. “Eğer başarılı olursam annem, babam beni severler” diye düşünüyor.

Peki başarısız olunca ne oluyor? Uzmanlara göre çocuk kendini değersiz ve yetersiz hissediyor. O zaman işte küçük yaşta depresyona girebiliyor, alkol ya da madde bağımlılığına yönelebiliyor. Ne yazık ki bu durum bazen intihara kadar gidebiliyor.

Albert Einstein’in çok sevdiğim bir sözü var. Diyor ki:

“Aslında herkes dâhidir. Ama siz kalkıp bir balığı ağaca tırmanma yeteneğine göre yargılarsanız, tüm hayatını aptal olduğuna inanarak geçirecektir.”
Ne kadar düşündürücü değil mi?.. Çocuklarımızı hep belli kalıpların içine sokmaya çalışıyoruz. Oysa yapmamız gereken onları sınırlamadan anlamaya çalışmak. Her biri Yaradan’ın birer lütfu olan evlatlarımızı keşfetmek ve gerçek potansiyellerini ortaya çıkarmaları için onlara yardım etmek bence en önemli görevimiz.

Ama yargılamadan, en önemlisi de sevgimizi koşullara bağlamadan…