Belki de Türk milletini en güzel, bu iki sözcük tanımlar… Tarihimiz, onur ve cesaretiyle iz bırakan sayısız kahramanlık destanıyla doludur.
Bunun en güzel örneklerinden biri de bundan tam 125 yıl önce Japonya’ya doğru yola çıkan Ertuğrul Fırkateyni’nin, onur ve cesaretle ölüme giden mürettebatının hüzünlü hikâyesidir.
Bu hüzünlü hikâyeyi ilk duyduğumda derinden sarsılmıştım. Tarihimizde yer alan böylesine önemli bir olayı, böylesi bir kahramanlık destanını nasıl oluyor da bilmiyoruz diye kendi kendime içerlemiştim… Dün sinemaya gittiğimde ‘Ertuğrul’un hüzünlü hikâyesinin film olduğunu ve çok yakında vizyona gireceğini öğrendiğimde çok heyecanlandım. Ve Japonya ile Türkiye arasında bir gönül bağı kurulmasına sebep olan Ertuğrul Fırkateyni faciasını, bilmeyenlerle paylaşmak istedim.
Ertuğrul Fırkateyni, Sultan Abdülaziz döneminde yaptırılmış bir gemi… Adını da tahmin edeceğiniz gibi Osmanlı devletinin kurucusu Ertuğrul Gazi’den almış… 19 Ekim 1863’te, Padişah’ın huzurunda anlı şanlı bir törenle denize indirilmiş Ertuğrul… Macerası işte böyle başlamış...
Dünya ise o yıllarda yepyeni gelişmelere gebe…
Yüzyıllar boyunca dünyaya kapalı kalan Japonya, İmparator Meiji’nin tahta geçmesiyle batılılaşma sürecine girmiş ve Meiji kendi kültürüne yakın hissettiği Osmanlı Padişahına dostluğunu göstermek için hediyeleriyle birlikte bir heyet yollamış…
Dış politikada bir deha olduğu bilinen dönemin Padişahı II. Abdülhamid ise Japonya’nın uzattığı bu dostluk elini elbette geri çevirmemiş… Hatta o günkü konjonktürde bunun tam da ihtiyacı olan fırsat olduğunu hemen anlamış...
Japonya’ya yapılacak bir iade-i ziyaret hem güçlü Japonya’nın dostluğunu kazanmak için fırsat, hem de Osmanlı’nın düşmanlarına karşı bir gövde gösterisi olacaktı.
Abdülhamid Han bunu biliyordu ancak yine de bu kararı almak onun için hiç de kolay olmadı. Zira ülke, ekonomik açıdan zor günlerden geçiyordu ve Japonya’ya gidecek heyeti taşıyacak gemiyi bulmak o günkü koşullarda önemli bir sorundu.
Uzun araştırmalar sonucu ‘Ertuğrul Fırkateyni’ bu iş için seçildi. Bu önemli gezi, Deniz Harp Okulu öğrencilerinin tecrübe kazanmaları için de bir fırsat olarak görüldüğü için heyetle birlikte bir grup öğrencinin de bu seyahate gitmesine karar verildi.
Nihayet 14 Temmuz 1889 günü öğle saatlerinde Haliç’te büyük bir coşku içinde Ertuğrul yola çıkıyordu. 54 subay, 553 erden oluşan mürettebatıyla...
Sevdiklerinin dualarıyla uğurlanan mürettebat için imkânsızlıklar içinde başlayan yolculuk, hiç kolay geçmedi… Dile kolay tam 11 ay…
7 Haziran 1890’da gemi nihayet Japonya’ya ulaştı. Ertuğrul mürettebatı, Japonya’da büyük bir coşkuyla karşılandı. Geminin Amirali Osman Paşa, İmparator Meiji’nin huzuruna çıkarak Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid’in mektubunu ve hediyelerini bizzat takdim etti.
Gemi mürettebatı Japonya’da 3 ay misafir edildi. Sürenin uzamasının sebeplerinden biri de mürettebatın yakalandığı salgın bir hastalıktı.
Sağlığına kavuşan mürettebat için eylül ayında dönüş hazırlıkları başladı.
Osman Paşa veda etmek için son ziyaretlerini yaparken Japonlar; hava koşullarının okyanusta uzun bir seyahat için uygun olmadığını, Ertuğrul Fırkateyni’nin bu yolculuğa dayanamayacağını söyleyerek onu uyardılar. Ancak seyahatin planlanan süreden uzun sürmesi nedeniyle mürettebatın parası artık tükenmişti. Japonlar bunun mesele olmadığını, kendilerini seve seve misafir edeceklerini söyleseler de gemi mürettebatı öylesine onurlu ve gururluydu ki, onlar için Japonların bu teklifini kabul etmek, ucunda ölüm olsa bile asla söz konusu olamazdı.
15 Eylül 1890 Pazartesi günü sabahı erken saatlerde dönüş yolculuğu başladı. Ertuğrul, limandan bir kuğu gibi süzülerek ayrılırken Japon gemileri top atışlarıyla onu son kez selamlıyorlardı.
Limandan ayrıldıktan kısa bir süre sonra fırtına başladı ve günlerce dinmek bilmedi… Ertuğrul bu kudurmuş okyanusta yoluna devam etmeye çabaladı durdu. Mürettebat günlerce aç, susuz ve uykusuz bir hâlde fırkateynin içine dolan suları boşaltmaya çalıştı. Ancak Ertuğrul’un, dev dalgalara karşı artık dermanı kalmamıştı.
Derken ufukta Oşima Adası göründü. Yorgunluktan perişan olan mürettebat için son bir umuttu bu. Ertuğrul rotasını Oşima’ya doğru çevirdi. Ancak limana yanaşamadan kayalıklara çarpıp dağıldı.
Pasifik Okyanusu, kahraman Osmanlı askerlerine mezar olurken, Japonların olağanüstü seferberliğiyle 69 denizcimizin hayatı kurtulabildi… Japonlar kazadan kurtulan denizcilerimize evlerini ve yüreklerini açtılar. Bununla da kalmayıp günlerce deniz altında arama çalışmaları yaparak şehitlerimizi tek tek çıkardılar… Oşima halkı, bu trajediden öylesine etkilendi ki ölen denizcilerimizin anısına bir müze yaptı. Şehitlerimize ait eşyalar, onların anısını yaşatmak için bu müzede toplandı.
Her yıl Oşima Adası’nda bulunan bu müzede törenler düzenleyen Japonlar, geçtiğimiz yıllarda, faciada yaşamların kaybeden tüm kahraman şehitlerimizin anısına dikilmek üzere İstanbul’a birer sakura fidanı yolladılar…
Neden sakura dediğinizi duyar gibiyim…
Çünkü Japon yaşam felsefesi; ‘sakura’ adı verilen bu çiçekte gizlidir. Doğanın yenilendiği bahar aylarında olağanüstü güzelliğiyle açan bu çiçeğin ömrü ne yazık ki sadece on gündür… Sakuralar, en güzel zamanlarında solmadan yere düşerler. Belki ‘Son Samuray’ filminden hatırlarsınız bu kusursuz çiçekleri… Japonlar, sakuraların kısa ve parlak yaşamlarını, samurayların yaşamlarıyla özdeşleştirirler. Düşen her bir sakura çiçeği, genç yaşta kahramanca ölen bir samurayı sembolize eder onlar için… Ve inançlarına göre onların ruhu sakuraların her açışında âdeta yeniden canlanır.
Japonya’dan gelen ve Nezahat Gökyiğit Botanik Bahçesi’ne, Ertuğrul şehitleri anısına dikilen sakuralar da, her nisan ayı yeniden açıyorlar… Ve duymasını bilenlerin kulaklarına, onurlu ve cesur denizcilerimizin kahramanlık hikâyesini fısıldıyorlar...

