Türkiye’de çeşitli fonlarda para kaybeden insanların “fon mağdurları” olarak adlandırıldığını ve devletin bu insanların zararlarını telafi etmek için harekete geçmesinin isabetli olduğunun ileri sürüldüğünü görüyoruz. Elbette ortada dolandırıcılık, yanıltma, içeriden bilgi kullanımı, örgütlü suç veya başka hukuka aykırı davranışlar varsa bunların üzerine gidilmelidir. Ancak, meseleyi yalnızca “mağdur yatırımcılar” ile “kötü fon yöneticileri” arasındaki bir ilişki olarak görmek eksikliktir; çünkü, yatırımın tabiatında risk, riskin tabiatında da kayıp ihtimali vardır.
İnsanların daha yüksek gelir elde etmek istemesi son derece tabiidir. İktisadın değişmez gerçeklerinden biri, beklenen kazanç ile risk arasında genellikle doğru yönlü bir ilişki bulunmasıdır. Normal şartlarda piyasadaki diğer yatırım araçlarının çok üzerinde kazanç vadeden bir yatırım aynı zamanda daha yüksek risk taşıyor demektir. Risksiz biçimde olağanüstü kazanç sağlamak mümkün olsaydı herkes parasını aynı yere yatırırdı. Dolayısıyla, yatırımcı yalnız vadedilen getiriyi değil, bu getirinin karşılığında üstlendiği riski de değerlendirmek zorundadır.
Bu bakımdan bugün “fon mağduru” olarak adlandırılan insanların tamamını kelimenin klasik anlamında mağdur olarak görmek doğru olmaz. Bu insanların önemli bir bölümü yüksek kazanç ihtimalini görerek kendi iradesiyle bu yatırımlara girdi. Kazanç yüksekken fon yöneticisine veya devlete “Neden ve nasıl benim param bu kadar hızlı artıyor?” diye soran kimse yoktu. Yüksek kazançların kişisel başarının veya doğru yatırım kararının sonucu sayılıp, kayıpların tamamen başka aktörlerin sorumluluğuna yüklenmesi tutarlı olmaz. Kazanca sahip çıkan kişinin zararın riskini de üstlenmesi gerekir.
Burada daha genel bir ilke söz konusudur: İnsan hayatından ve ekonomik tercihlerinden büyük ölçüde kendisi sorumludur. Yetişkin birey, parasını nereye yatıracağına karar verirken bunun sonuçlarını da üstlenir. Devleti her yanlış yatırım kararının nihai sigortacısı hâline getirmek, bireysel sorumluluk fikrini aşındırır. Üstelik devletin zararları karşılaması demek aslında zararların bütün vergi mükelleflerine dağıtılması demektir. Hiçbir yüksek riskli fona yatırım yapmamış bir vatandaşın vergileriyle, yüksek getiri peşinde bilinçli risk almış başka bir kişinin zararının kapatılması hangi adalet anlayışıyla savunulabilir?
Bununla beraber bireysel sorumluluğu vurgulamak, fon yöneticilerinin veya diğer aktörlerin her türlü sorumluluktan muaf tutulması anlamına gelmez. Yatırımcıya yalan söylenmişse, bilgiler gizlenmişse, piyasa manipüle edilmişse, içeriden öğrenilen bilgiler kullanılmışsa veya organize biçimde dolandırıcılık yapılmışsa ortada artık sıradan bir yatırım zararı değil, hukuk ihlali vardır. Bu durumda soruşturma yapılmalı, deliller ortaya çıkarılmalı ve suçu sabit görülen kişiler cezalandırılmalıdır.
Aynı şekilde, suç yoluyla elde edildiği tespit edilen mal varlıklarına hukuk çerçevesinde el konulması ve bunların mümkün olduğu ölçüde zarara uğrayanlara dağıtılması makul olabilir. Ancak burada da zararların kaynağı ile yatırım riskinin birbirinden ayrılması gerekir. Dolandırıcılıktan kaynaklanan kayıp ile piyasanın kötü gitmesi veya yüksek riskli yatırımın başarısız olması aynı şey değildir. Hukuk birincisini telafi etmeye çalışabilir; ikincisini ise ortadan kaldıramaz.
Devletin görevi yatırımcının her kaybını karşılamak değil, oyunun kurallarını açık tutmak, dolandırıcılığı ve hileyi soruşturmak, mülkiyet haklarını korumak ve suç işlendiğinde failleri cezalandırmaktır. Devlet, yatırımcının yerine yatırım kararı veremez ve bütün ekonomik riskleri toplumun üzerine yükleyemez.
Bu nedenle, “fon mağduru” kavramını dikkatli kullanmak gerekir. Gerçekten aldatılmış ve suça maruz kalmış kişiler elbette mağdurdur. Fakat yalnızca yüksek getiri umuduyla yüksek risk alıp sonunda para kaybeden bir kişiyi bütünüyle sorumsuz bir mağdur gibi sunmak doğru olmaz. Ekonomik özgürlüğün ayrılmaz parçası ekonomik sorumluluktur. Kazanç bireye aitse, normal yatırım riskinden doğan zarar da esas olarak bireye ait olmalıdır.

