Harvard Üniversitesi''nde doktora tezi olarak hazırlanıp 1913 tarihinde asılmış, "The Government of the Ottoman Empire in the Time of Suleiman the Magnificent=Muhteşem Süleyman Devrinde Osmanlı İmparatorluğu İdaresi" isimli kitabı karıştırmaya devam edelim: Tarih profesörü olan yazar Albert Howe Lybyer bir soru soruyor: "Bu kadar karışık, geniş coğrafyalar ortasında ve herbiri farklı haklar isteyen ahali arasında, Osmanlı İmparatorluğu birleştirici bir teşkilata nasıl sahip oldu?" Yazar: Sorunun cevabını, imparatorluğumuzun idare sistemindeki iki büyük ve güçlü müesseseyi göstererek açıklıyor: Osmanlı Hükümdarlık Müessesesi: Osmanlı İmparatorluğunda Din (İslâm) Müessesesi: Yazar "Bu iki büyük, yapıcı kuruma, belki en yakın karşılık olmak üzere ''devlet'' ve ''kilise'' diyeceğiz. Fakat, Batılı toplum yapısında bu iki kelime daha dar ve değişik manada bilindiğinden Osmanlı''daki bu iki kurumu tanımaya yetmez." dedikten sonra Osmanlı tarihi üzerinde araştırma yapanların bu iki büyük kurumu tam manasıyla kavrayamadıklarını belirtiyor. Kavrayabilenlerden biri, 1568''den 1573''e kadar İstanbul''da oturan İtalyan Marcantino Barbaro müşahedelerini anlatırken şöyle demiş: "Dikkate değer olan gerçek şu ki; servet, ordu, hükümet, kısacası Osmanlı İmparatorluğu''nun bütün devlet mekanizmasının teslim edildiği şahısların hepsi Hıristiyan doğmuş insanlardır. Değişik, metodlarla köle yapılmış ve İslam inanışına kazandırılmışlardır. (...) Türklerin İmparatoru adaleti, devleti, dini şekillendirmek üzere Kur''an''dan başka nizam, başka hukuk kaynağı tanımaz. Bu sebeple, askerlik ve devlet idaresinde Hıristiyan doğmuş insanların ellerine güvenilmiştir; fakat hukuk teşkilatında, adaletin işleyişinde ancak Türk doğanlar söz sahibidir." Yine bir başka İtalyan Cianfrancesco Morosini 1582-1585 arası İstanbul''da yaşamış ve iki büyük kurumu tefrik ederken şu bilgileri vermiş: "Türkler iki çeşittir: Türk babadan doğanlar ve Hıristiyan babadan doğup din değiştirenler... (...) Bu ikinci grup ordunun ekseriyetini oluşturur ve devlet idaresinde mühim memuriyetlerin onlara verilmesi âdettir. Başvezirden, ordunun subaylarına kadar her rütbeyi alırlar. Türk ana-babadan doğanlar dini hizmetleri yürütürler, asliye hukuk, ceza ve temyiz mahkemelerinin hakimliklerini yaparlar." Adı geçen iki büyük kurumu tefrik edenlerin vardıkları neticeye göre: "Hıristiyan doğan, sonradan "Türk-Müslüman" yapılanlar imparatorluğun ordusu, hükümeti, hazinesi üzerinde söz sahibidirler, aslen "Türk-Müslüman" olanlar ise adalet mekanizmasını işletip eğitim ve din işleriyle uğraşırlar. Kitapta devşirme gençler hakkında "Müslüman yapıldılar" cümlesinin yanında, ondan daha çok olarak "Türk yapıldılar" hükmü veriliyor. Mesela, "Doğuştan Türk olanlar, sonradan Türk olanlar" şeklinde ifadeler var. Gerek bu kitabın yazarı, gerek iktibaslarda adı geçenler, bir ihtida meselesi olduğunu da bildiklerine göre, Batı''da "Türk" deyince demek ki aynı zamanda da "Müslüman" da akla geliyor. Türk, Müslüman olmanın standardıymış bir vakitler. Osmanlı hükümdarlık sistemine dahil olanlar padişah, ailesi, saray efradı, hükümetin memurları, subaylar, askerler. Kısacası saray, ordu, hükümet. Lybyer diyor ki: "Bu kesim asaya, kılıca, kaleme dayanmışlardır." Osmanlı imparatorluğundaki din kurumunun, Türk ve Müslüman ana-babadan doğmuş ve hür büyümüş fertler arasından seçilmesi şart olan üyeleri ise öğretmenler, eğitimciler, din adamları, hukuk âlimleri, hakimler. Her iki kurum da eski ve iyi hazırlanmış malzeme ile ve ırkî köken üzerine değil, fikirler üzerine bina edilmişti. Her iki kurum da sahip oldukları, hayat boyu devam eden muazzam eğitim sistemi sayesinde varlıklarını devam ettiriyorlardı. Her iki kurum da yetiştirdiği öğrencilere kurum içinde en üst rütbelere kadar yükselme imkanı tanımıştı. Sultan her ikisinin de başı idi. Kitaba göre başlıca benzerlikler bunlar. İki kurum arasındaki mühim farklılıklar ise, biri Hıristiyan doğmuş çocukları alıp eğitmiş, diğeri Müslüman ve hür doğmuş çocuklara yönelmişti. Hükümdarlık Teşkilatı savaş ve devlet idaresi ile uğraşırken, Din Teşkilatı düşünme ve yargılama işleri ile meşguldü, dolayısıyla birincisi imparatorluğun hareket eden, ikincisi ise düşünen tarafıydı. Sultan her ikisinin de başı idi ama hükümdarlık sisteminde yer alanlar için, sultana, kölelik psikolojisi içinde, kayıtsız şartsız itaat söz konusuydu; din kurumunun üyeleri ise, sultanı, şeriatın koruyucusu olan, ilahi görev verilmiş dini lider olarak görür, ona kölelik psikolojisinden uzak, hür Müslümanlar olarak itaat ederlerdi. Hükümdarlık sistemine göre sultandan büyük güç yoktu, din kurumuna göre ise şeriat sultanın üstündeydi. Sadrazam sultanın herhangi bir fikrine karşı çıkmaktan korkardı ama Şeyhülislam rahatlıkla karşı çıkabilirdi."
Amerikalı tarihçinin cümleleri böyle. Biz kendi kültürümüzün kelimelerinden korkuyoruz, onlar hakkında konuşmak başkalarına kalıyor.

