Yakup Kadri, Erenlerin Bağından''da "Aziz dost...." der, "diyelim ki yarım kalmış, bozulmuş, çirkin ve adi eserler neyse... Fakat ruha ibadeti, gönüle cûşişi öğreten vücutlar da çürüyor, içlerinde ezelî şûleden bir şey parlayan gözler de sönüyor... söze ebediyetten râşeler koymuş, dünya içinde başka bir dünya kurmuş sanatkârlar; ateşi, suyu, bahtı, fırtınayı kendine râm etmiş kahramanlar da herhangi bir fâni gibi fenâ buluyor."
Sonra sorar: "....Makedonyalı kara saçlı genç serdar, çelik bilekli Romalı Sezar, tek gözlü mehib Annibal ve Bizans fatihi kartal burunlu İkinci Mehmed ve Mısır fatihi yıldırım bakışlı Selim birer dar çukura nasıl sığdılar?" En sonunda da teselli durağında durur: "Ey dost, bununla beraber, adlarını saydığım bütün bu büyük ölülerdir ki, çok zaman kalbimden ölüm korkusunu sıyırıyor. Onların gittiği yere gitmekten niçin korkayım? Orası niçin buradan daha kasvetli, daha elim ve daha korkunç olsun? Bâhusus ki, hayata bir kıymet verenlerin hepsi de hayattan el çekti." Bir gün bu yazıyı yazacağımı biliyordum. Şurası bir gerçek ki, ölüm vakalarında ölen kişiyi tanıyorsak onu kaybetmenin verdiği acı kat kat katmerleniyor. Ne kadar değerli olursa olsun, şahsen tanımadığımız yahut sadece bir isim olarak, resim olarak tanıdığımız insanların ölümü karşısında daha soğukkanlı oluyoruz. Ölen bir aile büyüğüyse, bir akrabaysa, bir dostsa, arkadaşsa ruha verdiği elemi tarif çok zor. Ölen bir Ahmet Kabaklı''ysa... Hayata kıymet verenlerden biri daha gitti. Fikir dünyamızın bir direği yıkılmış hissediyorum. Kültür hayatımızın demirbaşlarından birini kaybettik. Ben daha sevgili eşi Meşkûre Hanım''ın vefatına alışamamıştım. Bazen, hâlâ, o tertemiz gönüllü, güleryüzlü, zarif hanımı orada bu yaz gördüğüm gibi usul usul geziniyor sanıyor; gerçeği hatırlayınca da, önümüzdeki yaz Türkiye''ye geldiğimde Hoca''yı ziyarete nasıl gideceğim, ne diyeceğim diye üzülüyordum. Ne diyeceğimi düşünmeme gerek kalmadı. İkisi peşpeşe gidip oradaki evlerine yerleştiler. Recaizâde Ekrem doğru der: "Fakat bütün bu felâket, bu hasret ü matem,/Gidenlere değil, ancak kalanlara ait." Bir gün bu yazıyı yazacağımı biliyordum. Biliyordum da bilmezden geliyordum. O, yılların Ahmet Kabaklı''sıydı. Ortaokul senelerinde sabahları eve giren sıcak ekmeğe sarılı gazetedeki Gün Işığı''ndan bakan mütebessim çehre ile başladı yakınlaşmamız. Üniversite yıllarımızda, Türk Edebiyatı Dergisi''nin çatısı altında yavaş yavaş tanışıklık başladı, Ahmet Kabaklı Hoca''mız oldu. Bizler, yıllardan beri gazeteden okuyup hayran olduğumuz, öyle böyle değil, fikir ve dava adamı bir yazar ile karşı karşıya geliyor olmanın çekingenliği, heyecanı içindeydik. Sonra, Amerika yıllarında artıveren bir dostluk yaşadık. İki defa davet etmiştik. Lütfetti, ilkinde Meşkûre Hanım''la beraber, ikincisinde tek başına geldi, gurbetteki bizlere vatandan ışıklar, umutlar getirdi; evimizde ağırladık, konferanslar verdi, tadına doyum olmaz sohbetler yapıldı, yolculuklara çıkıldı. Çocuklarımın Kabaklı Amcası oldu. Şu evin her yerinde, her gün geçtiğim yollarda nice hatıramız oluştu. Ne diyeyim: "Tekrar mülâki oluruz bezm-i ezelde/Evvel giden ahbaba selâm olsun erenler" Eskilerin hiss-i kable''l vukû dedikleri altıncı hisse sahip olmak kim, ben kim amma bir haftadan beri eski bilgisayarımda geçen yıllardaki konferanslardan birinde yaptığım konuşmanın metnini açtım ve birinci sayfayı ekrana getirdim, aslında o metinde bakacağım yerler vardı ama elim uzanmadı bir türlü; sadece, o birinci sayfa ben masada yeni makinamla çalışırken hep orada önümde kaldı, o bilgisayarı kapatma âdetim olmadığından 24 saat kaldı, arasıra gözüm kaydı durdu. Orada bir beyit vardı, içimden bir ses "bu beyit lâzım olacak" diyordu. Beyit Ahmed Yesevî''ye aitti: "Hakk emrine bütün âlemlerin halkı oldu râzı/Neylesin miskin Hakk''ın hükmüdür dostlarım. O sayfa, o beyit işte hâlâ önümde... Emir ve hüküm Allah''ın... Başka ne diyeyim? Başka ne diyebiliriz? Meşkûre Hanımefendi''ye de Ahmet Kabaklı Hocamıza da Allah''tan rahmetler diliyorum.

