Kaydet
a- | +A

On sene önce Amerika''ya hiç Türk gazetesi gelmiyordu. Bazı vatandaşlarımız Türkiye''den abone olmuşlardı, günlük gazeteler onlara gelirdi; ama adî posta ile 15-20 gün, hatta bir ay sonra ellerine geçerdi, onlar da, "Benim yeni gördüğüm gazete yeni sayılır" diye avunarak 15-20 günlük, bir aylık haberleri, makaleleri iştahla okurlardı. Sonra gazetelerimiz birer ikişer, günlük olarak ABD''ye gelmeye başladı. Kennedy Havaalanı''na inen uçaklar gazetelerimizin Avrupa baskılarını da taşır oldular.

İnsanoğlu nankör... Yıllardan beri Türk marketlerinde gazetelerimizi günlük olarak bulup almak mümkün ama Amerika''da dağınık yerleşim var; her birimiz bir başka diyarda oturuyoruz, marketlere her gün gitmek kolay değil. Dolayısıyla Amerika''ya gelen gazetelerimizin temsilcilikleri evlerimize posta ile gönderiyor, bu da iki üç günü alıyor. Bu iki üç günlük gecikmeye bozuluyoruz şimdi. Memleketten hiçbir gazetenin gelmediği yılları, Türkiye''den gelen bir aylık gazeteleri okuyan vatandaşlarımızı unutmuş, söylenip duruyoruz. Son yıllarda Internet iyice yaygınlaştı. Ben Internete ilk bağlandığım zaman elektronik dünyada hiçbir gazetemiz yoktu. Birgün gazetelerimizi ekranda okuyabilmek hayal gibi görünüyordu. Derken birer birer bütün büyük gazeteler, hatta dergiler Internete girdi. Artık bilgisayarın düğmelerine dokunarak, farenin kuyruğuna basarak hemen bütün gazetelerimize ulaşabiliyoruz. Gazetenin makinanın ekranına çıkması bazen birkaç dakikayı alıyor. Şimdi de ona öfkeleniyoruz. O birkaç dakikalık gecikme olmasa dünyayı kurtaracakmışız gibi ohlayıp pufluyoruz. Acaba daha ne istiyoruz? Gazete ve dergileri okuma konusunda sadece Internet ile yetinen insan var mıdır, bilmem. Herhalde bu konuda Internete en fazla bağımlı olan yurt dışında yaşayan bizleriz. Çünkü, abone olduğumuz gazeteler evlerimize gelene kadar iki, üç gün geçtiği için havadisleri taze taze almak -hatta zaman farkından dolayı Türkiye''deki vatandaşlarımızdan bile önce almak için- bilgisayarların başına çökmek zorundayız. Fakat bu mahkûmiyet, bu mecburiyet olmasa doğrusu ben gazeteyi, dergiyi elime alıp okumayı tercih ederim. Gazete kâğıdının üçüncü sınıf kokusu, dergi yapraklarının birinci sınıf kokusu hayatımızın lezzetlerindendir aslında. Okumanın tuzu biberidir o kokular. Sayfaları çevirirken duyulan hışırtı okuyucu ile kâğıt arasındaki muhaveredir. Internet yayıncılığı ne koku bıraktı, ne hışırtı... Fakat bu kokular ve bu hışırtı uğruna Internetin sağladığı kolaylıklardan, süratten vazgeçmenin mümkün olmadığını da biliyorum. Teknolojiden yakınıp duracağız ama teknolojinin sağladığı imkânların hiç birinden vazgeçmeyeceğiz. Hem vazgeçmeyeceğiz hem de onlarsız yıllarımızı tatlı bir hüzünle anacağız. Aslında onlarsız, yani bilgisayarsız, Internetsiz, televizyonsuz, fakssız yıllarımızı aramıyoruz, fakat eski günleri hasretle anmak insanoğlunun tabiatında var. Herkesin mazisi sılasıdır. Kavuşulmayacak bir sıla... Sılayı özlememek olur mu?

Internet bize televizyonlarımızı seyretme imkânı da getirdi. Görüntü gerçek televizyondaki kadar kaliteli olmasa da yayınlarını Internet ortamına aktaran kanallar bilgisayarların ekranında seyrediliyor. Bu çeşit seyretmenin televizyonda olmayan imtiyazları da var. Bazı haber programları, mühim açık oturumlar arşive alınıyor; naklen yayınlandığı saatte meşgulseniz müsait olduğunuz vakitte açıp seyredebiliyorsunuz. Yine bir düzine radyoyu Internette dinlemek mümkün. (www.turkishmusic.org adresine bir uğrayın) Nihayet bu sene hep hayal ettiğimiz bir şey daha gerçekleşti: Uydu anteni vasıtasıyla iki televizyon kanalımız da artık Amerika''da hizmetimizde. Internet haber konusunda ihtiyacımızı karşılıyor; fakat haberleri, yorumları, hele söz düellolarını televizyonda canlı seyretmenin yerini elbette tutamaz. Hem sadece haber mi? Geçenlerde bu iki kanalı bağlatan hanımlar kendi aralarında konuşurlarken duydum. "Sabahleyin..." diyorlardı, "ev halkını gönderdikten sonra yatakları kapatıp kahvaltıyı kaldırıp televizyonun başına bir oturuyorum şekerim. Diziler peş peşe. Vallahi çalan telefona bile bakmıyorum çoğu zaman." İşte böyle... Hangisini beğenirseniz?! Kâğıt gazete, elektronik gazete, Internet televizyonu, uydu televizyonu... "Ben lise birinci sınıfta okurken şehrimizde ilk defa televizyon yayınları başlamıştı" diyorum çocuklarıma da, başka bir gezegenden gelmişim gibi şaşkınlıkla bakıyorlar yüzüme. Haftada iki gün, akşamları birkaç saatlik programlar vardı. Ev halkı, henüz televizyon almamış konu komşu ile beraber daha program başlamadan televizyonun karşısına yerleşir, gözlerimizi dikip beklerdik. Televizyonla ilk tanıştığımız o yılların Amerikan dizilerini hâlâ unutmayız: Uzay Yolu, Doludizgin, Tatlı Cadı, Küçük Ev, Komiser Kolombo... Amerikan televizyonları bu dizileri hâlâ oynatıyor, bazen açar seyrederim de; her sabah mutfak masasına fırından yeni çıkmış ekmeğe sarılı gazete konan, birbirine karışmış sıcak ekmek ve üçüncü sınıf gazete kâğıdı kokusunun günü başlattığı yetmişli yıllardaki tek kanallı, siyah-beyaz televizyonlarımızı, "sıla"yı hatırlarım. Nereden nereye?