Kaydet
a- | +A

Venedik''te Grand Canal''ın kenarındaki kahvelerden birinde, garson, masamıza önce söylenen kahve sayısınca su dolu bardak bıraktı. Bu adet bize yabancı değildi. Memleketimizde de çay bahçelerinde çay, kahve yanında su konurdu masaya, hatta garson "Ne içersiniz?" diye sormaya gelirken yanında su ile gelirdi. Su, şirketten hoşgeldin içeceği makamında idi. Ama İtalya''daydık, bu adeti yadırgamak hakkımız vardı. "Biz su istememiştik ki" diye gülümsedik. Garson kız da gülümsedi. "Bizde adet böyledir." Bu adete sevindim, sıcak güneşin altında soğuk suyu yudumlarken yol arkadaşım Zübeyde, Napoli''de bir kahvede duyduklarını anlattı. Garson kahvelerden önce su getirince babası "biz su istemedik, kahve istedik" diye takılacak olmuş. Garson "Bu adet bize Osmanlı''dan kaldı, bekleyin hele, kahveler de geliyor" demiş. Osmanlı''nın adetini devam ettiriyorlar ama İtalyan halkı artık yabancılardan hoşnut değilmiş. Son yıllarda sosyal düzeni yabancıların bozduğuna inanıyorlarmış. Fas, Tunus, Cezayir, Arnavutluk''tan hayli gelen var. Dilencilikle yaşamaya çalışanların; yankesicilik, hırsızlık yapanların bu ülkelerden gelenler olduğunu üzülerek öğreniyoruz. Türkiye''den gelenlerin sayısında da artış varmış. Ülkede halihazırda 6000 kadar Türk yaşadığı tahmin ediliyor. Türklerin en yoğun olduğu bölge ise Milano ve çevresi. Vatandaşlarımız dernekler, camiler kurma gayreti içinde. Avrupa''daki Türkler bütün Avrupa''yı tek bir memleket gibi kullanmakta. İtalya''daki vatandaşlarımız gezmek için İsviçre''ye, bakkal-kasap ihtiyaçları için Almanya''ya, konferanslar için Belçika''ya, Fransa''ya gidiyor, İsviçre''deki aile akşam oturmasına İtalya''ya geçiyor, bir dostun cenazesi için Avusturya''ya uzanıyor. Bir ülkeden diğerine geçiş neredeyse şehirlerarası yolculuk gibi. Kuzey İtalya''nın sınıra yakın şehri Como''dan İsviçre''deki komşusu Lugano''ya geçtik. Sınırda birer kulübe, birer bayrak, İtalyan ve İsviçre polisleri bekliyor.

Ancak ne arabaları durduruyorlar, ne kimlik, pasaport soruyorlar. İsviçre''de alışveriş yaptığınız dükkanlarda kasiyerler ödemeyi Liret''le mi Frank''la mı yapacağınızı soruyor önce, biraz daha kuzey İsviçre''ye çıkarsanız listeye Mark da dahil ediliyor. Yaptıkları iş yeni dünyanın zencileriyle aynı. Dilleri farklı, huyları aynı. Sokak ortasına, meydanlara kaçak tezgâh açıyorlar. Tezgâh dediğim kirli bir çarşaf... Bazılarının üzerinde çantalar, bazılarının üzerinde incik boncuk. Bir gözleri ile müşteri ararken bir gözleri de polis kovalıyor. Belki satıcıları uyarmak için köşelerde ıslıkçılar da dikilidir. İtalyan polisinin amanı zamanı yok. İkisi üçü birden peyda oluveriyor. O vakit zenci tezgâh sahipleri çarşafları, üzerindeki mallarla beraber bohçaladıkları gibi tabana kuvvet kaçıyor, saklanıyorlar. Az sonra polisler gözden kaybolunca mesai kaldığı yerden devam... Çantacılardan birine yanaşıp fiyat sordum. Önce İtalyanca, ardından bozuk bir İngilizce ile bir rakam söyledi. Bendeki isteksizlik karşısında "Son fiyat değil bu..." diye ilave etti. "Son fiyatı sen söyle!" Son fiyatı söyleme adetim olmadığı için yoluma devam ediyordum ki tezgâhta bir hareketlenme oldu, iki zenci kaşla göz arasında çarşafı omuzladıkları gibi toz oldular, az sonra kalabalığın arasında üç polis şapkası göründü. Mesele anlaşılmıştı! İtalya ile memleketimiz arasında adım başı benzerlik buluyorum. Venedik''i bir kenara koyun, orası herhalde dünyada benzeri olmayan bir şehir ama diğer İtalyan şehirleri ile bizim şehirlerimiz arasında pek fark yok. Bir kere mimari özellikler aynı. Betonarme apartmanlar, balkonlar, balkonlarda saksılar... Saksılarda aynı kırmızı-pembe çiçekler... İplerde çamaşırlar... Balkon demirlerine serilivermiş halılar, kilimler... (Bunların hiçbirini Amerika''da göremeyiz) Gazetecilerde en ön sıralarda arz-ı endam eden dergi kapaklarındaki ve duvarlara yapıştırılmış afişlerdeki müstehcen fotoğraflar. (Amerika''da böyle şeylere de alışkın değiliz) Alışverişe yahut yürüyüşe çıkan, itinalı giyinmiş, deri çantaları, ayakkabıları takım hanımlar. (Amerika''da böyle hallerde kadınlar eşofman, şort, lastik pabuç giyer) Sabahları uyandıran motosiklet, kamyonet gürültüleri. İki tekerlekleri kaldırım üzerine çıkarılmış, yani kaldırımın yarısını işgal ederek park edilmiş arabalar... Bol virajlı, dar yollar... Kumrular bile bizim memleketin kumruları gibi ötüyor.

Hele Adriyatik boyunca trenle güneye inerken manzara bizim memlekete daha çok benzemeye başladı. Kuzey İtalya gölleri, akarsuları, dağları ve ormanları ile, bir Orta Avrupa diyarı manzarasında. Güneye doğru indikçe Akdeniz bitki örtüsü başlıyor. Orman ağaçları yerlerini meyve ağaçlarına bırakarak alçalıyor, seyrekleşiyor. Çizmenin topuğuna doğru ise meyve ağaçlarından çok ova seyretmeye başlıyoruz.. Sarıya çalan yeşil renkte ovalar... Yeteri kadar su alamamaktan derisi çatlamış gibi duran sarı topraklar... Sıvası, badanası ihmal edilmiş, tuğla çehreli, fakat çatıları güneş enerjili köy evleri... Zeytin ağaçları... Ufukta Türkiye...