Kaydet
a- | +A

Herşeyden önce hayırlı bayramlar... 2000 yılında bir Ramazan Bayramı daha kutlayacağız, haberimiz ola! Bu yazıyı arefe günü yazıyorum ve radyo haber kanallarından birinden, ABD''deki İslâmî cemaatlerin Ramazan münasebetiyle posta idaresinden hatıra pulu çıkarmasını talep ettiklerini öğreniyorum. "Musevî ve Hıristiyan vatandaşların dinî bayramlarını kutlamak için pul basılıyor, Müslümanlar için de basılmalı." diyorlar. Kongre''de de destekleyen üyeler varmış. 2000''in ikinci Ramazan Bayramı''nda (belki de Ramazan ayı girerken) böyle hatıra pulları göreceğiz anlaşılan.

Bugünlerde yazı ve konuşmalarımızda 2000 yahut 21''inci yüzyıl ya da üçüncü binyıl (milenyum) demeden edemiyoruz. Fakat artık normal mesaiye dönme zamanı geldi. Bugünkü Amerikan gazetelerinin çoğunda aynı haberi okudum. "Hanukkah, Christmas, Yılbaşı, Ramazan derken nihayet New York''ta hayat normale döndü." diye yazıyorlar. Bayramların şehir hayatına getirdiği aşırı trafik, olağandışı kalabalık, telâş, heyecan vesaire... Ramazan''dan bahis açma sebepleri ise, New York''taki 45 bin taksi şoförünün yarısından fazlası Müslüman imiş. Ramazan ayı boyunca iftar saatlerinde arabalarını park edip yemeğe ve namaza gidiyorlar, müşteriler kaldırım kenarlarında el kaldırıp dakikalarca taksi bekliyorlarmış. Müslüman şoförler bayramın ilk günü de kesinlikle çalışmayacaklarını bildirdiler. Sevindirici gelişmeler... Neyse... Gazetelerin dediğine göre o da geçti, hayat normale döndü.

Evet, normal mesaiye dönme zamanıdır. Herhalde "2000" yazmaya da alışmışızdır. Avrupa Birliği''ne alınıp alınmamamızı, Öcalan''ın cezasının infazına endeksledik amma hayatın içinde "küçük küçük" meseleler var. Halletmemiz şart olan, lâkin herhalde küçümsediğimiz için halledilemeyen ve 2000''e hiç yakışmayan meseleler. Avrupa Birliği üyelerinin çoktan hallettiği meseleler. Meselâ: Hava, su, toprak, ağaç, tabiatın hiçbir nimetini ezmek, kirletmek, yıkmak, yakmak, yok etmek hakkına sahip olmadığımızı kafalarımıza dank ettirmenin yolu nedir? sorusunun cevabından işe başlamalıyız. İnsanların yerlere tükürmemesinin, sokaklara sigara izmariti, çekirdek, çöp atmamasının, sıra beklenmesi gereken yerlerde kuyruğa girmeyi, park edilmesi yasak yerlere arabasını park etmemeyi, kırmızı ışıkta durmayı, umumî tuvaletleri kullandıktan sonra temiz bırakmayı öğrenmesinin sağlanması nasıl mümkün olacak, diye düşünüp cevabı vermeliyiz. İçki, sigara nerelerde satılacak, nerelerde içilecek? Evlerin alt katı birahâne olabilir mi? Bu malları kaç yaşındakiler satın alabilecek? Kurallar vardır elbette, ama kurallara uyulmasını nasıl sağlayabiliriz? "Sigara içilmez" yazılı mekânlarda sigara içilmesinin nasıl önüne geçebiliriz? sorularının cevabını bulmalıyız. İkametgâh olan binaların sokakları ile ticarî binaların sokaklarını ayırmalıyız. Mesken olarak kullanılan dairelerle dolu apartmanın giriş katında kuaför salonu, ikinci katında kadın-doğum, dördüncü katında röntgen muayenehânesi açılamamalı. Şehirleşmenin standartları olmalı. Standart dışı bir çivi çakılmasını önlemenin yolu nedir, diye kafa yormalıyız. Eli para gören hayırsever vatandaşlarımız plânsız, projesiz, üslûpsuz, duyduğum doğruysa, bazen tuvaletsiz camiler dikiyor ama elde mevcut olan (ve tarihî değeri olan) mescitlerin, çeşmelerin manzarası yürekler acısı. Kırık, dökük, çöplük haline gelmiş bekliyorlar. Onların bakımının da çok mühim bir hayır işi olduğunu kafalara yerleştirmeliyiz. İstanbul''da "kuduz" diye bir belâ kol geziyor. Hemen, derhal, bir can daha gitmeden nasıl çare bulmalıyız? (Sokak köpeklerini toplayıp İmralı Adası''na götürüp bırakmaya ne dersiniz?) İstanbul''da, hem de eski İstanbul''un güzide semtlerinde güpegündüz kadının, kızın geçemediği yerler var. Bu utanç verici durum üzerine düşünüp icabına bakmalıyız. "İnsan hakları" meşhur lâf oldu. İnsan hakları bunlardır işte... Bunlar küçük meseleler. Böyle daha pek çok "küçük mesele" var. Her alanda; hukukî, ahlâkî, coğrafî, sağlık, eğitim... Avrupa Birliği''ne alınıp alınmamak bu küçük meselelere hiç mi bağlı değil?.