Delikanlı benzin istasyonunun marketinin önüne arabasını park edip içeri girdi, az sonra bir paket sigarayla çıktı. Arabasına doğru yürürken bir taraftan sigara paketini açıyordu. Paketin baş tarafındaki jelâtin kâğıdını soyup yere attı, arabasına girdi.
Pompaların başında arabasına benzin almakta olan orta yaşlı, uzun boylu adam hızla bu tarafa yürüdü. Yerdeki jelâtin kâğıdını aldı, arabasını çalıştırmak üzere olan gencin yanına gitti, kâğıdı pencereden uzattı: "Bir şey düşürdünüz. Buyrun!"
Delikanlı neye uğradığını anlayamadı. Jelâtin kâğıdını alıp avucunun içinde sıktı. Karşısındaki iri yarı bir adamdı, kafa tutmak işine gelmedi, gazı sonuna kadar kökleyip öfkesini egzoz borusundan çıkararak bastı gitti.
Bu sorumluluk karşısında hayretler içinde kalmıştım. Orta yaşlı adam markete girdi, arkasından yürüdüm. Baktım kahve alıyor.
"Kahve benden olsun. Az önceki davranışınızı gördüm. Tebrik ederim." "Her vatandaşın görevi bu. Vatandaşlık oy vermek, vergi vermek, emekli maaşı almak değil ki yalnızca. Çöpünü oraya atacak, o çöp sulara karışıp benim sağlığımı, ailemin sağlığını, suçsuz insanların sağlığını tehdit edecek. Onun sorumsuzluğunun cezasını biz çekeceğiz. Buna müsaade edemem."
Kartını verdi: Barry K. Kelner. Lisede beden eğitimi öğretmeni ve aynı zamanda Amerikan futbolu antrenörü.
"Nisan ayındaki Dünya Günü''nde ne yaptınız? Kolları sıvayıp temizliğe giriştiniz mi? Herkes kendi çevresine göz kulak olursa, herkes kendi çevresinin sorumluluğunu taşırsa bu dünyayı temiz tutmak zor iş midir? Ben her sene Dünya Günü''nde birkaç arkadaşımla birlikte oturduğum kasabada göl ve dere temizliği yaparım."
Mr. Kelner kahvesini alıp arabasına bindi, gitti. Onun bu davranışı ve sözleri beni sistem ve insanlar üzerinde düşünmeye sevketti. Herşeyin insanda başlayıp insanda bittiğini bir kere daha anladım. Amerika''daki devlet sistemini beğeniyoruz. "Başkanlık sistemi" diyoruz, "bakın tıkır tıkır işliyor" diyoruz. "Devlet bir iki mühim saha dışında herşeyden elini çekmiş, herşey özel sektörün elinde" diye övüyoruz. Hepsi tamam... Ama fertlerde vatandaş olma şuuru yoksa hangi sistemi getirirseniz getirin sonuç müspet olmayacaktır. Vatandaş olma şuuru ise sorumluluk duygusu demektir. Kendine karşı, ailesine, çevresine, milletine, insanlığa, Allah''a karşı sorumluluk duygusu. Okullarda çocuklara ilk öğretilecek şey sanırım sorumluluk duygusudur. Sorumluluk vermek başlı başına bir eğitimdir. Sorumluluk duygusu veremediğimiz çocuk cilt cilt kitabı ezberlemiş de olsa eğitimi eksik kalmış, hatta yanlış eğitilmiş sayılır. Kennedy''nin bir sözü var. "Yanlış eğitilmiş çocuk kaybedilmiş demektir."
Çocuklarımızı kaybetmemek için yanlış ve doğru eğitimlerin ne olduğu üzerinde iyi düşünmemiz gerekir.
Evet, sistemler insanlarla kâimdir ve ancak, sorumluluk duygusu taşıyan fertlerin ağır bastığı, çoğunlukta olduğu sistemler mükemmel işler. Ama her ferdin, sorumluluğun ne olduğunu anlaması, kendi sorumluluğunun sınırlarını bilmesi şarttır. Köşedeki bakkalın, adliyedeki çaycının, üniversitedeki öğretim üyesinin, atölyedeki mühendisin devlet idaresi, hükûmetin politikası, anayasanın maddeleri üzerinde fikir yürütüp hüküm vermesi sorumlulukları dahilinde değildir. Bu işi, onlara yasaklayamayız, elbette düşünce ve söz hürriyeti var. Ama öncelikle onların malı doğru tartmak, çayı iyi demlemek, ilmî faaliyetlerle kendini göstermek, iş üretmek sorumlulukları vardır. Asıl sorumlu oldukları işi savsaklayıp başkalarının sorumluluk dairelerinde at oynatmaları işe yaramayacağı gibi bazen zararlı sonuçlar da doğurur.
Meselâ, köpek ısırdığı için kuduz aşısı olmak üzere başvuran hastayı "aşımız yok!" diyerek döndüren ve ölümüne sebep olan hastanenin başhekiminin cumhuriyet, demokrasi, lâiklik, türban vesaire üzerinde söz söylemek sorumluluğu yoktur, zaten hakkı da yoktur.
Herkes kendi işini en iyi şekilde yapması gerektiği şuurunda olmaz da, kendi işini bırakıp başkasının yapıp ettikleri üzerinde kendini söz sahibi kabul ederse ortada bir kuru gürültü dolaşır durur. Memleketimizin kuru gürültüye mi ihtiyacı var? O kadar çok kuru gürültü var ki zaten!
Mr. Kelner yere çöp atanları protesto etmek için bir grup arkadaşıyla New Jersey Valiliği''nin önünde pankart açıp valiyi göreve çağırmadı; delikanlıya dersini en tesirli şekilde kendisi verdi. O delikanlı yere her çöp atacağında bu adam gibi birinin karşısına çıkma ihtimaliyle irkilecektir. Mr. Kelner kasabasındaki gölün temizliği için "devlet bu işe el atmalıdır" diyerek Washington''a dilekçe yazmadı, arkadaşlarını toplayıp kollarını sıvadı, temizliğe girişti.
Sabahleyin sokağa çıktığınızda yere tükürenlere, burnundaki ifrazatı atanlara "Kardeşim, burası senin lavabon mu?" diye sorabiliyor musunuz? Yere çöp atanlara attıkları çöpü kaldırtabiliyor musunuz? Kapalı yerlerde sigara tüttürenlerin sigaralarını söndürtme cesareti gösterebiliyor musunuz? Kuyruğa girilmesi gereken yerlerde sıraya riayet etmeyip öne atılanları uyarabiliyor musunuz? Şahit olduğunuz bir haksızlık karşısında -hemen o anda- sesinizi yükseltebiliyor musunuz?
Ve bütün bu menfî hareketlerden öncelikle kendiniz sakınabiliyor musunuz? Sorumluluk duygusu önce kendi hareketlerimizi denetim altına almakla başlar. Yoksa "ele verir talkını, kendi yutar salkımı" durumuna düşeriz.
Sorumluluğunun sınırlarını bilen ve gereğini yerine getiren insan milliyetçidir.
Gündelik hayatın içinde her birimiz, tek tek bu sorumluluğa sahip olduğumuz zaman bu küçük
sorumluluklar halka halka genişleyip bütün devlet kademelerini içine alır.
"Devlet" dediğimiz mücerred bir mefhum değil, insanların meydana getirdiği bir yapıdır.

