Kaydet
a- | +A

"Artık ayrılık zamanı gelmiştir. Ben ölüme gidiyorum, sizler hayata. Bu yollardan hangisinin daha iyi olacağını ancak Tanrı bilir." Atinalı filozof Sokrat meşhur müdafaasını bu cümlelerle bitirmişti. Mahkeme onu ölüme mahkûm etti. İki suçu vardı: Devletin ilâhlarına inanmamak ve şehrin ibadet ettiği mâbudlara karşı yeni bir din yaymaya çalışıp gençlerin ahlâkını bozmak. Sokrat, kendisini ölüme götürecek olan baldıran zehirini sükûnetle içti. Galile dünya dönüyor demişti. Bu hüküm Hıristiyanlık inançlarına aykırıydı. İnanca aykırı lâf etmek suçtu! 1633''te engizisyon mahkemesi önüne çıkardılar; hâkimler ve kardinaller önünde diz çöküp lâfını geri almasını emrettiler. Emile Zola devlet sırlarını Almanlara satmakla suçlanan yüzbaşı Alfred Dreyfus''u savunan makaleler yazmıştı gazetede. 13 Ocak 1898 tarihinde yayımlanan "İtham Ediyorum" başlıklı makalesi büyük gürültü kopardı. "Ordunun şerefine leke sürmek" suçuyla tevkif edildi, yargılandı, hapis cezası aldı. Zola''nın ve Dreyfus''un temize çıkmaları yıllar sürdü. Hicrî üçüncü asırda Bağdat''ın Tak Kapısı Meydanı''nda bir ulu kişi idam ediliyordu. Düşünce suçundan hüküm giymişti. Daha doğrusu ona düşündüklerini söyleme hakkı tanınmamıştı. Hallâc-ı Mansur... Mansur manevî sarhoşluk hali içindeyken "Enel Hak=Hak benim!" dedi. Allah''ın 99 isminden biri olarak Hak... "Allah benim!" dedi. Bu sözü akıl ve fikir çerçevesinde, zâhiren değerlendirip küfür olduğuna karar verenler Halife''ye başvurup idamına ferman çıkarttı. Rivayet ederler ki, işkenceler sırasında toprağa akan kanı bile "Enel Hak" yazmıştır. Sonra Nesimî... O da Hallâc-ı Mansur''un yolunda... Sözleri yanlış anlaşılarak, düşüncesi suç kabul edilerek Halep''te öldürüldü. Nesimî derisi yüzülmek suretiyle öldürüldü. Yüzülmesine fetva veren müftü "Bunun kanı da pistir. Bir uzva damlasa o uzvun dahi kesilmesi gerekir" diyormuş. Bu sırada Nesimî''nin kanı müftünün şehadet parmağına damlamış. Hazır bulunanlardan birisi "Fetvaya göre parmağınızın kesilmesi lâzım" demiş. Müftü, kendi canı söz konusu olunca, kendi verdiği fetvayı "Kesmek gerekmez, suyla temizlenir" diyerek değiştirmiş. Derisi yüzülmekte olan Nesimî bunu duyunca kanlar içinde demiştir ki: Zâhidin bir parmağın kessen

dönüp halktan kaçar Gör bu miskin âşıkı serâpa

soyarlar ağlamaz. İnsanoğlu 21''inci asra dayandı. Medeniyetimize toz kondurmuyoruz. İlim ve teknikte yaptığımız hamleler göz kamaştırıyor. Keşiflerimizle, buluşlarımızla gurur duyuyoruz. Kravat takmasını biliyor, çatal bıçak kullanmasını biliyor, dans etmesini, golf oynamasını, kadehlerimizi zarafetle kaldırmasını biliyoruz. Ama bir tarafımız var ki hâlâ asırlar öncesinin ayarında. Bir tarafımız var ki hâlâ ilkel, gerici, dar kafalı. Bir tarafımız var ki mevsimler gelip geçiyor hep ham, bir türlü olgunlaşmıyor. O tarafımız hiç değişmemiş. İçinde yaşadığımız dünyayı bu kadar değiştirmişiz de, içimizdeki o iptidaî tarafı değiştirememişiz. Başımızın üzerinde floresan, halojen lambalar ışıldarken o tarafımızla hâlâ bir mağara karanlığı içinde oturuyoruz. Hâlâ düşünen ve düşündüğünü söyleyen, düşündüğünü yazan, düşündüğünü yaşayan insanları göz altına alıyoruz, hapse tıkıyoruz, mahkûm ediyoruz, öldürüyoruz. Hâlâ düşünceyi ceza gerektiren bir suç kabul ediyoruz. Düşüncenin karşısına "düşünce" ile çıkacağımıza kaba kuvvetle sindirmek, ezmek, yok etmek yolunu tutuyoruz. Descartes''ın "Düşünüyorum, öyleyse varım!" diyerek, varlığımızı, var oluşuna bağladığı "düşünce"yi ve onun ifadesini böylesine cezaya müstahak görmemiz nedendir? Bilmem ki 21''inci yüzyılda bu gidişat değişir mi?