Meserret hanım akşam yemeğini pişirmiş, sofrayı hazırlamış, her zaman olduğu gibi yalnız başına geçirdiği bütün bir günün ardından iki insan yüzü görüp birkaç kelime konuşmak umuduyla bahçe kapısının önüne, sokağın kenarına oturmuştu. Hem oğlunu bekliyor hem de komşularla sohbet ediyordu. Esma evinin penceresinden neredeyse yarı beline kadar sarkmıştı. Ocakta yemeği olduğunu söylüyor, onun için aşağıya, Meserret hanımın yanına gelemediğini bağırıyordu. Yaşlı kadın elini kaldırdı: - Bak işine güzel kızım, yanmasın... - Bir tıkırdasın, kapatıp altını gelirim aşağıya. Vehbi de gelmedi daha. Ay ne sıcak yine bugün Meserret teyze. Hamamdayız sanki... Baksana şu halime, gün boyunca yedi sekiz defa duş yapıyor çocuklar... Başını salladı kadın. Beyaz bir dantel örüyordu. Oğlunun çeyizine hazırlıktı hepsi. İtinayla yapmıştı her şeyi. Hakan askerdeyken kocasından kalan emekli maaşından arttırabildiği kadarıyla yatağını, yorganını bile yapmış, koymuştu bir kenara. Eh! Hakan da zaten askere gitmeden önce başlamıştı evinin eşyasını almaya. Buzdolabını, çamaşır makinasını, televizyonunu almıştı bile. İçini çekti. Hepsi birdenbire önemini yitirmişti oysa. Kaşlarını kaldırdı: - Başka kız mı yok aslanıma... Varsın Hülya olmayıversin... Diye söylendi. Bir an önce eli yüzü düzgün bir kız bulmalıydı. Bu iş uzarsa içine düştüğü bunalımdan zor kurtulurdu Hakan. Belki de ondan sonra ömür boyu evlenemezdi. İrkildi yaşlı kadın. Oysa artık tek bir arzusu kalmıştı hayatta. Yavrusunun mürüvvetini görüp, torunlarını sevebilmek. Başka hiçbir beklentisi yoktu ki... Çok geçmeden Esma bitiverdi yanında.
- Ay, pişti nihayet. Kartmış fasulye. Vehbi tutturdu kuru fasulye diye. Hiç yaz günü olacak şey mi? Ne yaparsın, pişirdik.
Sevimli bir tebessüm belirdi yaşlı kadının dudaklarında: - Güzel olur... Hakan''ım da sever. - Aaaa, o zaman bir tabak göndereyim. Yesin... - Aman kızım, kendi aşınız size yeter, hiç gerek yok... Esma bilmiş bir tavırla gerdi dudaklarını: - Olsun Meserret teyze, bir tabak da Hakan''cık yesin.
Sonra hafifçe eğildi kadıncağıza doğru: - Nasıl, biraz iyi mi bari? Omuzlarını kaldırdı kadın. Yüzünü buruşturdu hafifçe: - Bilmem ki... Sabah işine gitti işte. Pek söylemez derdini benim oğlum. Çok acı çektiğini biliyorum ama hiç anlatmaz. Bir tek dün sarılıp ağladı boynuma. Ana yüreği, ezildim altında dünyanın sanki Esma... Böyle olsun diye mi büyüttüm oğlumu. Benim bütün öfkem Hülya''ya... Esma hemen oracıktaki taşın üzerine çöktü eteklerini toplayıp. Saçları terden ıslanmıştı. - Haklısın Meserret teyze. Ne desen haklısın. Mahmut ağabeyin haberi var mı acaba? Gidip konuşsan? - Yok anam, babam... Kızar Hakan. Dün teklif ettim konuşayım diye. Celalleniverdi hemen. "Sakın ha!" diye kükredi. Onuruna da düşkün. Zaten onu mahveden şey gururunun kırılması. Başka bir şey değil...
Esma dudaklarını büzdü. Sesini alçaltarak konuştu: - Zaten Hülya hiç Hakan''a göre değildi Meserret teyze, ne yalan diyeyim. Hakan ağır çocuk. Aklı başında.
Yaşlı kadın gerilmişti. Kibar bir şekilde kesti konuyu: - Kimse hakkında bir şey diyemem Esma. O da genç kızdır, kim bilir neler hayal etti. Geçer, acılar insanlar için. Ölüm acısına bile dayanılıyor. Bu da geçer. Herkesi yerinde mesut etsin Rabbim.
Tam bu sırada beyaz spor bir araba geldi sokağın başına. Süratini azaltarak Meserret hanımın oturduğu yere yanaştı. Hakan gülümseyerek indi arabadan. Esma ile annesi hayretle bakıyorlardı. Hakan onları görünce tebessümle selamladı. ¥ DEVAMI YARIN

