Kaydet
a- | +A

Omuzlarını kaldırdı üzgün bir şekilde Zehra. Başıyla işaret etti küçük kızını: - Gördüğün gibi işte abla. Sabah azıcık iyiydi ama sonra... yutkundu. Bir kolunu hareket ettirmeden aşağı doğru tutuyordu. Saadet hanım gözlerini kıstı: - Ne oldu Zehra? Koluna ne oldu? - Burkuldu abla... diye fısıldadı önüne bakarak. Bu sırada Tuncer''in isyan dolu sesi çınladı odada: - Babam yaptı. Babam kırdı anamın kolunu. Çevirdi vida gibi. Sonra da söylediklerinden memnun olmuş gibi baktı annesine. Sanki "Oh olsun! Anlattım işte!" der gibiydi. Saadet hayretle çevirdi başını Zehra''ya: - Doğru mu bunlar Zehra? Kadın bir şey demedi. Önüne baktı. yutkundu, mırıldandı. Sesi titriyordu: - Dün senin yanında bulunsun diye verdiğin parayı istedi abla. Ne oldu bilmiyorum, köyden getirdiğimiz para yok ortada. Kayıp. Beş kuruşumuz yok anlayacağın. Evin kirası, yiyecek içecek ne olacak bilmiyorum. Bir şey de anlatmıyor, yedim bitti diyor. Senin verdiğini de aldı elimden bugün sabah. Kızının hasta olduğunu anlatmaya çalıştım ama olmadı. Tınmadı bile.. Gözyaşlarını güçlükle zapt ettiği belliydi. Sonunda dayanamadı bu cendereye. Bıraktı her şeyi. Bir baraj gölünde birikmiş suyun kapaklarının açılışıyla deli gibi coşarak boşalması gibi boşaldı yaşlar gözlerinden. Sanki çağlayan gibiydi. Onun ağladığını gören Ümit de başladı ardından. Sonra Emine ve Asiye. Şimdi Tuncer hariç herkes ağlıyordu evde. Saadet dayanamadı. Sarıldı Zehra''nın boynuna sevgiyle, kendine çekip bağrına bastı. Öfkeyle kaldırdı başını onun saçlarını okşarken. *** Yakup evden o kadar hızlı çıkmıştı ki soluğu yokuşun başında almıştı. Bu kadar yolu, bu kadar kısa bir zamanda nasıl kat ettiğine kendisi de şaşarak ilerledi cadde boyunca. Elini cebine daldırıp paraya baktı. Sabahki bakkal alışverişinden sonra doksan altı lira kalmıştı. Hiç yoktan iyiydi. Soluğu hemen kahvede aldı. Çırak Mehmet onun geldiğini görünce biraz kırgın bir tavırla yaklaştı yanına: - Merhaba Yakup ağabey... Hoş geldin ama geçen gün yaptığın gibi davranacaksan hiç girmeden içeri geri dön. Adam şaşırmıştı. Omuzlarını kaldırdı, hayret dolu bir sesle: - Yapma yahu? Ne yaptım geçen gün be Mehmet? Kötü bir şey mi oldu? - Sen ne yaptığını bile farkında değilsin be ağabey, bir daha sakın içme burada. Hesabı ödemeden kalktın, neredeyse patronla başım belaya giriyordu. Biraları içtin, cebimden verecektim az kaldı. Neyse ki masadakiler

"tamam" dediler de... Mahcup olmuştu Yakup. Boyun büktü sanki yaramazlık yapıp da annesi tarafından bir defaya mahsus affedilmeyi bekleyen çocuklar gibi: - Bağışla be Mehmet, alışık değiliz ya işte. Çok kaybedince... - İyi de ağabey, bu masaya, bu oyunun başına oturdun mu, kazanacağını düşündüğün gibi kaybedeceğini de düşüneceksin, hem sana bir şey diyeyim mi? Burada kazanan görülmemiştir. İki gün, üç gün, bir hafta kazanırsın ama sonunda hepsi geldiği gibi gider. Bir başkasını yakar. Bu çarkın başka türlü döndüğü görülmemiştir. Aklında olsun. İnsan oğlu bu, hırslı oluyor, bedava para kazanmak da güzel geliyor hani, kim istemez değil mi ağabey, naçizane sana diyeceklerim bunlar, haa... gerisini sen bilirsin, ben bilemem. Kafa senin kafan, para senin paran.

Gülümseyerek dinledi bu sevimli çocuğun söylediklerini Yakup. Hiç birisini aklına yerleştirmemişti. O konuşurken çakır gözleri oyuna oturabileceği boş bir masa aranmaktaydı. Nihayet buldu üç kişi. Onlar da kendisine bakıyorlardı. Çırağa cevap bile vermeden seğirtti o tarafa: - Merhaba kardeşler. Dördüncüyü arıyorsunuz galiba? Başlarını salladı masadakiler. Yaşlıca olanı: - İstersen gel otur, hemen başlayalım. Yalnız biz peşin parayla oynarız. Sonunda döneklik falan etmeyesin, paran var mı görelim önce. Neme lazım! Yakup gücenmiş gibi dudak büktü: - Aşk olsun ağalar, paramız var tabii.

Elini cebine atıp çıkardı parasını. Sonra da böbürlenerek baktı adamlara. - Bizde öyle üçkağıt yoktur. Biz borcumuzu namus biliriz. Başlayalım mı?

DEVAMI YARIN