Ürkütücü bir sessizlik çökmüştü mezranın ortasına. Herkes bir köşeden olanı biteni takip ediyordu nefes bile almaya çekinerek. Oktay bir kez daha bağırdı Kezban''ın ardından: - Beni istemiyor musun anne! Kadın neden sonra usulca döndü arkasına. Uzu bir süre kımıldamadan Oktay''ın yüzüne baktı. Kimseden çıt çıkmıyordu. Sanki onun yüzünün her hücresinde kendinden bir şeyler arıyor gibiydi. Ve bu bekleyişin sonunda orada yaşayan herkesi hayrete düşürecek bir şey oldu. Dilsiz nine yıllardır ilk defa konuştu boğuk bir sesle: - Eve gel...
Bir uğultu kapladı meydanı. Herkes fısıldaşıyordu birbiriyle. - Allah''ın işine bak Ya Rabbim, konuştu... - Amanın, dilsiz Nine konuştu.
- Oğlunu gördü, dili çözüldü birden, Büyük Allah''ım! Oktay yıldırım gibi fırladı olduğu yerden. Herkes kahveden dışarı çıkmıştı zaten. Onlara selendi: - Her şey için teşekkürler, görüşmek üzere... Kalanlar bu şaşırtıcı maceranın geri kalan bölümüne şahit olamamanın hayal kırıklığı ile mırıldandılar: - Güle güle civan, güle güle... Kezban hızlı adımlarla yürüdü önden. Kerpiç evin tahta kapısını ağrıdan, yük taşımaktan, koyun sağmaktan, yayık karıştırmaktan kıvrılmış parmaklarıyla açtı. Girdi içeri. Sopasını kenara dayadı. Oktay''da peşinden daldı. Tahta kapıyı kapattı. İşte annesiyle yalnız kalmıştı sonunda. Bir odaydı Kezban''ın bütün evi. Kerpiç evin tabanında keçi kılından büyükçe bir kilim vardı. Duvarda taş bir ocak örülüydü. Yerde kocaman iki minder, bir köşede de dürülmüş eski bir yatak vardı. Rutubet kokuyordu içerisi. Ocağın yanındaki tel dolabın içinden bir sahan pilav çıkarttı, kömürleri tutuşturdu usul usul üfleyerek. Sahanı koydu ateşin üzerine. Yağ kandilini yaktı becerikli bir şekilde. Hiç konuşmuyordu. Oktay minderlerden birinin üzerine oturmuş, dikkatle onun hareketlerini takip ediyordu. Tel dolabın alt rafından beze sarılı lavaş ekmeği çıkardı, eliyle böldü. Tandırlarda pişirirlerdi bu ekmeği. Büyük, nar gibi kızarmış olurdu. Sonra beze sarar, koyun peyniriyle, kaymakla, kavurmayla yerlerdi. Yer sofrasının tahtasını getirip bıraktı. İki tahta kaşık getirdi. Ocakta, ateşin üzerinde cızırdayan pilavı indirdi. Testiden ayran doldurdu toprak bardaklara. Ekmeği ve kaşığı uzattı Oktay''ın önüne... Delikanlı mırıldandı. - Teşekkür ederim...
Yan gözle baktı onun yüzüne şaşırmış gibi Kezban. Cevap vermeden ısırdı ekmekten, pilava daldırdı kaşığını. Yemekten yiyemedi Oktay. Heyecan ve şaşkınlıktan, içinde bulunduğu psikolojik durumundan olsa gerek tıkanmıştı. Akşama kadar kahvede içtiği çaylar da dokunmuştu midesine. Hiçbir şey demedi Kezban. Kendi karnı doyduktan sonra kaldırdı sofrayı yine sessizce. Sonra duvara dayalı, dürülü yatağı kucaklayıp uzattı odanın ortasına. Serdi. Oktay fısıldar gibi konuştu: - Sizi yerinizden etmeyeyim ben... Cevap vermeden baktı onun yüzüne yaşlı kadın. Sonra işine devam etti. Yatak serildikten sonra minderlerden boş olanının üstüne oturdu. Gözlerini Oktay''a dikti. Uzun bir süre baktı genç adama.
- Sizi rahatsız ettim değil mi? Diye sordu tedirgin bir halde delikanlı. Kezban aynı boğuk sesiyle kelimeleri ağzında yuvarlayarak konuştu ilk defa: - Neden geldin sen? - Ben... ben... sizin annem olduğunuzu öğrendim. Görmek istedim sizi. Tanımak istedim. Ama siz, sanıyorum sevinmediniz... Kezban sert bir sesle "uzun yıllar geçti..." diye mırıldandı. Delikanlının bakışlarında tedirginlik vardı. Sanki bir suç işlemiş gibi ne yapacağını bilemiyordu. Birden bire konuştu Kezban: - Doktor oldun mu? Hayretle baktı Oktay. Kendini tutamadı, ağlamaya başladı. Başını salladı. Kezban''ın da gözleri dolmuştu...
DEVAMI YARIN

