Kaydet
a- | +A

Hastahanenin geniş bahçesinde helikopterin gürültüsünden hiçbir şey duymanın imkanı yoktu. Etraftaki telaşlı koşuşturmalar, kollarında beyaz bir bant üzerinde kırmızı hilal takılı askerlerin kurulmuş robotlar gibi hızla gidip gelmeleri yaşanan facianın boyutlarını biraz muhakeme kabiliyeti olan herkese açıkça anlatırdı. Durmadan yaralılar geliyordu yeni seferlerle. Helikopterlerden sedyeler içinde indirildikten sonra aynı hızla yeniden havalanıyordu beklemeden. Hülya sanki filmlerde gördüğü savaş cephelerinin içine düşmüş gibi hissetti kendini. Yanından hızla geçirilen sedyelere baktı yan gözle. Küçücük çocuklar, genç kızlar, yaşlılar, inleyerek, ama dehşet içindeki gözlerini kocaman açmış bir şekilde yatıyorlardı. Hepsi de yaşanan felaketin şokundaydı. Ne olup bittiğini anlayamadan her şey mahvolmuştu. Umutlar, gelecek, hayaller, sevilenler, sevenler yitip gidivermişti kırk beş, elli saniye içinde... Geride korku vardı henüz. Ama ardından geçecek günlerde ıstırap, özlem de katılacaktı bu duygunun yanı başına ve korkunun şekli değişecekti git gide. Gelecek korkusu, yaşama korkusuna dönüşecekti. Gidenlerin ardından yakılacaktı ağıtlar. Hiç kimse sevdiğine böyle bir ölümü yakıştıramayacak, senelerce rüyalarından fırlayacaktı dehşet içinde... Bir binbaşı yaklaştı Hülya''nın yanına: - Kardeşim tabip albayım söyledi. Sizi Körfez bölgesine gönderecekmişiz... Başını salladı genç kız "evet" anlamında... Tedirgin bir şekilde takip etti eliyle işaret eden binbaşıyı. Henüz getirdiği yaralıları boşaltan bir helikoptere yaklaştılar. Binbaşı koordinasyonu yürüten teğmene seslendi: - Teğmenim, bu kardeşi Karamürsel''e götürün... Çakı gibiydi teğmen. İki topuğunu birleştirip selam çaktı ani bir hareketle. Gür bir sesle bağırdı olanca gücüyle: - Baş üstüne komutanım.

Binbaşı Hülya''ya döndü: - Geçmiş olsun kardeşim. Usulca mırıldandı genç kız: - Sağ olun! O kadar şaşkındı ki... Yaşadıklarını o kadar yüzeysel ve farkında olmadan yaşıyordu ki... İşin ciddiyetini kavrayamıyor, sanki rüyadaymış gibi sürükleniyordu. Ne annesi vardı o anda ne babası, ne kardeşi aklında. Sadece hastahane bahçesindeki görüntülere takılı kalmış, bir kenardan film gibi seyrediyor, bu facianın içindeki kendi rolünü aklına bile getiremiyordu. Emri alan teğmen yaklaşık on dakika sonra yanına geldi: - Buyurun küçük hanım, hareket ediyoruz. Peşine takıldı askerin. Kocaman helikopterin içine girdiği zaman korktu onun büyüklüğünden. Döşeme kan içindeydi. Helikopterin içinde yaklaşık on tane görevli vardı. Hepsinin kolları da bantlıydı. İki tanesi bayandı. Onlara doğru yaklaştı. Sevgiyle gülümsediler genç kıza ikisi de: - Gel kardeş, şuraya otur. Şimdi havalanacağız... - Çok mu fena etraf? Diye sordu mırıldanarak... - Bildiğin gibi değil kardeşim. Her yer yıkıldı... Her yer... O anda hatırladı ailesini. Korkuyla büyüdü gözleri. Kekeledi: - Annemler... Onlar öldü mü? Yıkılmıştı evimiz... Altında kalmışlardı... Hemşireler birbirlerine baktılar üzüntüyle.

- Korkma, Allah''tan ümit kesilmez. Nice insanlar çıktı kurtuldu kat kat enkazın altından...

Yutkundu. Mutlaka Tarık''ı bulmalıydı. Eğer ailesini kaybettiyse tek başına, yapayalnız ne yapardı. En azından sözlü sayılırlardı artık. Tarık mutlaka sahip çıkardı kendisine... Bir an önce gideceği yere varmak için acele ediyordu. Bu sırada havalanmıştı helikopter. Usulca başını pencereye yanaştırınca korkudan ürperdi aşağıdaki manzarayı görünce...  DEVAMI YARIN