Villaların bekçisi dudak bükerek baktı genç kıza. Biraz daha yaklaştı yanına... En sonunda tanıdı genç kızı. Birkaç kere görmüştü Tarık beyin yanında. - Sen şu Tarık beyin arkadaşısın değil mi? Bir ümitle salladı başını Hülya. Gözlerinden akan yaşlar toz toprak içindeki yüzünde kahverengi yollar yapmıştı: - Evet... Ben Hülya! - Onlar gittiler küçük hanım. Durmadılar burada.
Bir umutla sordu genç kız: - Bana bir haber bırakmadı mı Tarık? Bir not, bir şey... Başını iki yana salladı bekçi: - Yok kardeşim, hiçbir şey. Zaten çok korkmuşlardı. Hanımefendi feryat ediyordu. Çok kötü salladı yahu... Omuzları çöküverdi kızın. Yine yüreğini mengeneler kapmış gibi sıkıyordu bilinmeyen bir el. Yutkundu: - Adresleri var mı sende ağabey? - İstanbul''daki adresleri mi? Ne yapacaksın ki? Hülya gözlerini açtı. Mavi gözlerinde korku ve umutsuzluk vardı: - Varsa ver ağabey... Gider bulurum Tarık''ı... Bak ağabey, evim yıkıldı, ailem enkaz altında ezildi. Kimsem, hiçbir şeyim kalmadı. Tarık''tan başka. Beni tanıyorsun, o benim sözlümdü.
Adam acıyarak baktı genç kıza. Omuzlarını kaldırdı.
- Adresleri yok bende. Bir tek Sadık beyin yani küçük beyin babasının telefonu var. O da işe yarar mı bilemem... Hülya atıldı: - Olsun, en azından Tarık''a ulaşabileceğim bir yerdir. Ver ağabey ne olur... Eliyle "gel!" diye bir işaret yaptı adam. Hemen girişteki küçük, prefabrik yapıya girdiler. Basit bir masa vardı pencerenin kenarında. Onun çekmecesinden, iç yaprakları çıkmış, kenarları kıvrılmış bir defterden bir numara okudu: - İşte... 576 ... ... Hemen defterin boş yapraklarından biraz kopartıp yazdı numarayı, genç kıza uzattı. - Al bacım... Allah yardımcın olsun... Hülya kağıdı dikkatle kıvırıp cebine koydu. Eteğinin uçları yırtılmıştı. Yüzü gözü kir pas içindeydi. Ağır adımlarla çıktı villaların olduğu bölgeden. Korkuyordu artık. Gece olunca ne yapacağını, nerede barınacağını düşündü... Birden Hakan geldi aklına. Bir umut dalgası yayıldı yüzüne. Koşar adımlarla geldiği yoldan geri döndü. Şehrin içine girdiği zaman o korkunç manzara yeni eklenen görüntülerle karşısındaydı yine. Bağırış, çağırış, gürültü, toz, toprak, feryat, figan ayyuka çıkıyordu. Herkes kendi derdinde çırpınıyordu. Koşarak geçti Pazar yerini. Çarşı caddesine kıvrıldı. O sırada Hakan''ın çalıştığı mobilya atölyesinin olduğu tarafa baktı. Yerle bir olmuştu atölye. İçinin çekildiğini hissetti yeniden. Oyalanmadan koştu. Meserret hanımların evinin olduğu yere geldiği zaman nefes nefese kalmıştı. Yüreğindeki umut hareketlerine yansıyor, elleri ayakları birbirine dolanıyordu. Ama bütün heyecanı bir anda sönüverdi. Yerle birdi her taraf... Hakan''ın tek katlı evinin yerinde yeller esiyordu, dümdüz olmuştu her taraf. Garip bir sızı kapladı yüreğini. Dudaklarını ısırdı. Hakan da ölmüştü muhakkak! - Allah''ım bu ne büyük felaket böyle... Kimse kalmamış... Herkes gitmiş, herkes... diye söylendi. Garip bir üşüme kapladı vücudunu. Herkes öylesine kendi felaketinin içine dalmıştı ki kimse bu tek başına oradan oraya koşuşturan genç kızın farkında değildi. Hiç kimsenin zaten ondan farklı bir yanı yoktu. Bir kuytu köşe buldu evinin enkazına yakın. Büzülüp oturdu oraya. Gece olmuştu artık. Hava kararmıştı. Elektrik yoktu. Sadece enkazlarda kurtarma çalışması yapanların ellerindeki lâmbaların havada gezinen ışıkları ara sıra aydınlatıyordu bulunduğu yeri.
*DEVAMI YARIN

