Yakup sigarasını yanındaki teneke tablada söndürdü. Yığınla izmarit dolmuştu tabla. Kesif bir koku yayılıyordu masaya doğru. Dişlerinin arasından bir tükürük fırlattı tablanın içine doğru: - Mehmet! Oğlum, gel şunu değiştir. Kısa boylu çırak kıvrak hareketlerle koştu, hemen yeni, temiz bir tabla getirdi. Kahvenin içinde tavandan bir metre kadar aşağıda kesif bir duman tabakası oluşmuştu. Taş gürültüleri, bardak şıkırtıları ve bir uğultu vardı. Yakup öğleden sonra oldukça çok kazanmıştı ama akşam üzerine doğru yavaş yavaş erimeye başlamıştı kazandıkları. Kaybettikçe sinirlenip hırslanıyor, daha yüksek oynamayı teklif ediyordu. Cebinde elli lirası kalmıştı. Yutkundu. Bir taş daha çekti, işine yaramıyordu. Yüzünü buruşturdu. "Kahrolası!" diye mırıldanarak attı taşı. Beklemeye başladı sıranın kendisine gelmesini. Ama tur dönmeden karşısındaki adam açtı taşları. Masaya elinin tersiyle vurdu yavaşça Yakup: - Tuh! Şansa bak yahu, tek taş bekliyorum be! Yine kaybetmişti. Cebinden on lira ayırdı. Kırk lirasını sürdü masaya: - Kırk oldu. Var mısınız? Biraz heyecan gelsin... Adamlar kabul ettiler. Çok geçmeden oyun başladı. Fazla dönmedi bu sefer. Yedinci veya sekizinci turdu bir önceki oyunda açan adam yine kazandı. Yakup öfkeyle kalktı masadan: - Tamam, bitti. Borç verirseniz devam edelim, param kalmadı. Yaşlı olan oyuncu alaycı bir gülümseme ile baktı onun yüzüne: - Yok aslanım, borç olmaz. Biz işimizi peşin hallederiz. Biz buradayız, paran olunca gel... Ceketini parmağının ucuna taktı. Çırak Mehmet koşarak kapıya doğru geldi: - Ne o Yakup ağabey, yine kaz gibi yolundun bu gece... gidiyor musun şimdi? Sinirlendi Yakup. Çakır gözlerini kıstı: - Git işine be! Sen işine bak, bücür... Dışarı çıktı. Canı sıkkındı. Yine hiç parası kalmamıştı. Cebindeki on lirayla bir şişe bira aldı büfeden. Yudumlayarak yürüdü. Birden aklına Zehra geldi. Bugün işe gitme günüydü. Mutlaka parasını da almıştı. Tuhaf bir gülümseme yayıldı dudaklarına. - Alırım onu, yarın mutlaka kazanacağım. Hatta bu gece. Parayı alır geri dönerim kahveye... diye söylendi kendi kendine. Birasını bitirmişti. Şişeyi fırlattı kaldırımın yanındaki boş araziye. Hızlı adımlarla yürüdü. Yokuşun başına geldiği zaman birinin seslendiğini duydu arkasından. - Yakup! Yakup, dur hele... Hızla döndü. Hüsamettin koşar adımlarla geliyordu. Bekledi. Gülümsedi: - Vay Hüsamettin ağabey, nerelerdesin yahu, görüşemedik bir türlü? Adam nefes nefeseydi. Durup biraz soluklandı. Elini uzatıp omzunu tuttu Yakup''un: - Ben... ben buradayım.. Ya sen neredesin, büyüğe saygıyı da mı yitirdik artık, adam bir arar, sorar... - Yapma ağam yahu, geçim derdi, koşuşma falan... Ne yaptın ağabey işleri? Adam onun yanında yürümeye başlamıştı. Omuzlarını kaldırdı: - Bir şey yapmadım, bildiğin gibi. Sen anlat bakalım. Bugün Zehra geldi bize. Hatırımızı sordu sağ olsun. Asiye hastaymış ha? Durakladı Yakup. Öyle bir şeyler demişti dün karısı ama pek ilgilenmemişti. Geçiştirmeye çalıştı: - Çocuk işte, geçer, pek önemli değil ağabey... Hüsamettin durdu, gözlerini kıstı. Dikkatle baktı onun yüzüne. Yakup şaşırdı. Neler olduğunu anlamaya çalışıyor gibiydi.
Yakup çakır gözlerini kısarak baktı Hüsamettin''e: - Ne oldu ağabey, neden öyle baktın? - Bilmem Yakup! Bir düşün bakalım. Karın çok dertli, bilesin, bana anlattı her şeyi, ona el kaldırmışsın. Ben senin babanı tanırım Yakup. Çok iyi adamdı Allah rahmet eylesin. Nur yüzlü bir adamdı. Ananı baş tacı ederdi hep. Sen kimin oğlusun böyle? Bizim muhtar gibi mi olmaya niyetlisin. Bilirsin, karısının saçlarından tutar, köy meydanında sürüklerdi, hepimiz nasıl ayıplardık onu. Ne yapıyorsun sen böyle? DEVAMI YARIN

