Müşfik usta sabah dükkan kapısından içeri girer girmez çırağı Metin''e seslendi her seferinde olduğu gibi: - Haydi aslan, koş da çaylarımızı söyle gel!.. Metin yıldırım gibi fırladı. Her sabah aynı sahneler yaşanırdı sürekli. Müşfik usta karısının sefertasına koyduğu öğle yemeğini masanın üzerine bıraktı. Tezgahın arkasında bir ütü üzerinde çalışan Selim''e yaklaştı: - Nasılsın evlat? - Sağ ol usta. İyiyim.
- Cumartesi gelmedin, açtım dükkanı ben ama... Selim önüne baktı. Hafifçe mırıldandı: - İşim vardı usta, kusura bakma... - Yok bir şey canım, tabii işin de olacak, gücün de. Ama... Delikanlı başını kaldırdı. Merakla ve sıkıntılı bir şekilde ustasına dikti ela gözlerini. Müşfik usta devam etti: - İşin eğer Cuma gün gelen hanım kızsa... Yanlış yapıyorsun derim. Benden söylemesi. Her davul dengi dengine oğul... Böylesi yaramaz sana. Haklısın, vaktin geldi, askerliğini yaptın, işini tutturdun ama.... Bir düşün şöyle... Selim yutkundu. Kuruyan dudaklarını diliyle ıslattı. Yüzü pençe pençe kızarmıştı: - Yok bir şey usta, sadece arkadaşız biz. Güldü alaylı bir şekilde bıyık altından Müşfik usta. Yerine geçip otururken cevap verdi: - Haydi aslanım, sen giderken ben geliyordum. Gördüm ikinizin de halini. Kızın geldiğini görünce senin elin ayağına dolandı. Ya ona ne demeli, kapıdan içeri girdi, yüzüne bakamadı senin, sonra baktı da elleri titredi. Sen benim külahıma anlat onu... Bu açıkça çizilen manzara karşısında Selim söyleyecek, itiraz edecek hiçbir nokta bulamamıştı. Önüne baktı yeniden. Bir baba kadar saygı duyardı ustasına.
- Ben de insanım usta. Hem Esin öyle bir şey düşünmüyor. Aramızda ne fark var ki... Müşfik usta bir kahkaha attı: - Hah, hah, hah... Ne fark mı var? Ben de seni akıllı bir çocuk sanırdım evlat! Farkı görmüyor musun sen? Selim''in kaşları çatıldı. Sinirli bir şekilde elindeki kontrol kalemini bıraktı tezgahın üzerine.
- Para mı usta? Zenginlik mi? İnsanlığın ölçüsü ne zamandır para oldu?
Omuzlarını kaldırdı yaşlı adam. Sakin bir şekilde cevap verdi bu soruya: - Parası olmayanın ölçüsü elbette para değil. Ama gel bir de İskender beye sor bakalım bu ölçü ne? Bak evlat! Sen beni dinle. Gençsiniz, kanınız kaynıyor, içiniz coşku dolu ama ilerisini düşünün. Acı çeken, üzülen siz olursunuz sonunda, benden söylemesi. Ben ikazımı yapayım dedim. Kocaman adamsın, gerisi senin bileceğin bir iş... Bu sırada çırak çayları getirmişti. Üçü de gelen bardaklardan birer tane aldılar. Selim hiç konuşmuyordu. Ustasının sözleri canını sıkmıştı ama bütün bu sözlerdeki gerçek payını bilmesi asıl huzurunu kaçırmıştı. Kararsızlığı, korkuları yeniden gelip çöreklenmiş, birkaç saat önceki mutluluğundan eser kalmamıştı. Bu beraberliğin adını bile koymaya çekiniyordu bu nedenlerden. İki yudum daha aldı elindeki ince belli bardaktan. Bitmişti. Bardağını masaya bırakırken usulca ustasına baktı. Müşfik usta ilgilenmiyordu onunla. İtiraf ediyormuş gibi fısıldadı: - Doğru dersin usta... Ama... Yaşlı adam kaşlarını kaldırdı. Küçücük gözleri bir düğme gibi parlıyordu yüzünde: - Aması ne? - Ben... Ben Esin''i... Utandı. Hızla kalktı yerinden, montunu kaptığı gibi çıktı dükkandan. Acıyarak baktı Müşfik usta onun arkasından.
DEVAMI YARIN

