Kaydet
a- | +A

Selim dünyanın karardığını düşünüyordu. Birden adamın sözlerinin manasını algılayabilmiş olacak ki gözleri açıldı. - Nasıl bir şart? O kurtulsun, yeter ki Esin kurtulsun, her şeye evet! İskender bey ayağa kalkmıştı. Odanın ortasına kadar geldi. Üzerindeki kül rengi takım elbise kalite kokuyordu. Boynunda bordolu grili ipek kravatı, bembeyaz gömleği, kırlaşmış saçları, uzun boyuyla Esin''i andırıyor, yakışıklı bir görünüm sergiliyordu. Sehpanın üzerindeki kutudan bir puro aldı, ucunu ısırıp tablaya bıraktı ve uzun süren bir uğraş sonucu yakabildi. Yoğun dumanlar tavana doğru süzülerek yükseliyordu. Selim endişe içinde gözlerini ona dikmiş şartın ne olduğunu öğrenmeyi bekliyordu. İskender bey alaylı bir tavırla konuştu: - Kızımın hayatından çıkıp gideceksin. Şartım bu! Evine dönecek. O zaman onu gerekirse dünyanın en değerli, en ünlü doktorlarına götürür, iyileştiririm. O benim kızım. Hayatında sen olmadığın müddetçe kızım ama. Tamam mı? Yutkundu Selim. Yalvaran gözlerle baktı adamın yüzüne. Kekeledi: - Biz... biz birbirimizi çok seviyoruz. Bunu Esin asla kabul etmez ki... Adam bir nefes daha çekti purosundan. Güldü alayla: - Biliyorum, etmez, kızımın inadını bilirim. Ama gururunu da bilirim. Bunu sen yapacaksın. Onun seni terk edip evine dönmesini sağlayacaksın. Başka türlü kılımı bile kıpırdatmam... Selim fırladı oturduğu yerden, bu kadar acımasız, bu kadar zalim olamazdı bir insan. Büyük bir sevgiyi göz göre göre öldürmek istiyordu. Buna asla izin vermeyecekti. Kapıya zor attı kendini. Tam dışarı çıkmak üzereydi İskender beyin sesi duyuldu arkasından: - İyi düşün. Kararını ver... Bir daha da sakın gelme. Son sözüm bu.... Zor attı kendini dışarıya genç adam. Midesi bulanıyordu. Dakikalarca öğürdü. Bütün her yeri uyuşmuştu sanki. Yutkunamıyor, nefes almakta zorlanıyordu. Aceleyle gömleğinin yakasını çözdü, kravatını gevşetti. Hızlı adımlarla bilinçsizce yürüdü. Ne nereye gittiğini biliyor, ne de ne yapacağını biliyordu. Kulaklarında İskender beyin sözleri çınlıyordu. - "Sen hayatından çık, kızımı kurtarırım!" Yoldan gelip geçenlere çarpıyor, dönüp özür dilemek şöyle dursun ilgilenmiyordu bile. Saatlerce yürüdü böyle bilinçsizce. Nihayet bunaldığını, ağzının, dilinin damağının kuruduğunu hissetti. Sanki bir uykudan uyanmış gibi bakındı çevresine. Nerede olduğunu anlamaya çalıştı. Şaşırdı. Neredeyse Bakırköy''e gelmişti. Bu kadar yolu nasıl yürüdüğünü kendi de anlamadı. Sahile gidip banklardan birine oturdu. Yüreğindeki sevgisinden başka hiç ama hiçbir şeyi yoktu ve bu zalim dünyada en değerli olması gereken sevgi, hiçbir işe yaramıyordu. Ani bir kararla kalktı yerinden. Hızlı adımlarla arka taraflara doğru uzaklaştı. Bir saate yakın bir yürüyüşten sonra mezarlığın kapısındaydı. Anne ve babasına ihtiyacı vardı. İçeri girdi, uzaktaydı iki yaşlının mezarı, yan yana gömülmüşlerdi. Daha onların başına bir mermer dikecek kadar bile parası olmamıştı Selim''in.

- Ben geldim... Annem, babam, ben geldim... diyerek kapandı toprakların üzerine. Katıla katıla, hıçkıra hıçkıra ağladı sanki koyunlarındaymış gibi. Parmaklarını topraklara geçirmiş, bağırıyordu avazı çıktığı kadar... Neden sonra sakinleşti. Başı, şakakları zonkluyor, yüreği fırlayacak gibi atıyordu yorgunluktan... Yavaşça kalktı, bozduğu toprakları düzeltti. Yakındaki çeşmeden bir testi su getirip döktü mezarlara... - Beni bırakıp gittiniz, elim ayağım yok oldu, kolum kanadım kırıldı işte.

Diye söylendi. Derin bir nefes aldı. Mezarlıklar aklına Esin''i getirmişti bir anda. Yüzü kasıldı. Gözleri büyüdü: - Hayır, onun da buraya gelmesine izin vermeyeceğim. Onu toprak altına gönderemem. Çünkü onu çok seviyorum... diye haykırdı. Koşar adımlarla çıktı mezarlıktan. Dengesini şaşırmış gibiydi. Durmadan koştu. Nefes nefeseydi Nazif''in kahvesine geldiğinde. Hızla girdi içeriye. Nazif şişman göbeğini güçlükle kaldırıp koştu yanına genç adamın: - Aslanım, ne oldu sana, yoksa hanım kıza mı bir şey oldu, ha? DEVAMI YARIN