Hakan fazla bir şey yemedi. İki bardak çay içti. Biraz daha sakinleşmiş, olayları kabullenmiş gibiydi. Kahvaltıdan sonra bir sigara yaktı. Yaşlı söğüt ağacının gövdesine dayandı kerevetin üzerinde. Bahçeleri sabah güneş alıyordu ama onu da söğüt gölgeye çeviriyordu. Öğleden sonra ise mis gibi oluyordu bahçeleri. Yaz geldiği zaman hiç içeri girmezlerdi. Kapının yanına Hakan bir de raf yapmıştı, küçük televizyonlarını onun üzerine koyup geceleri de rahatça oturuyorlardı bahçelerinde. Zaten içeriye girilecek gibi değildi. Meserret hanım tepsiyi götürdü içeriye. Birer bardak daha çay doldurup geldi oğlunun yanına. Pek severdi bu tatil günlerini. Ana oğul, oturur sohbet ederlerdi uzun süre.
- Al Hakan''ım, şeker koymadım... - Şekersiz içeceğim anne... Yavaşça ilişti yaşlı kadın kerevete. Hakan gözlerini toprağa dikmiş, öylece bakıyordu. Küçük sarıbaş ise bir kelebeğin peşine takılmış, onunla birlikte zıplıyordu bahçenin içinde.
- Ne düşünüyorsun oğlum? - Hiçbir şey anne... Artık hiçbir şey düşünemiyorum. Tek istediğim buralardan gitmek... Keşke gidebilsek anne! Meserret hanımın yüz hatları gerildi. Yutkundu. Hemen cevap vermek istemedi bu sözlere. Oğlunu teselli etmesi ona destek olması gerektiğine inanıyor, yanlış bir şeyler söylemek istemiyordu. - Oturup düşünmek lazım yavrum, nereye gideriz. Burası baba ocağımız, kendi memleketimiz. Anamız, babamız buralı. Düzeni yıkıp yenisini kurmak kolay mı? Buna gücümüz yeter mi bakalım? Hakan derin bir nefes aldı. Siyah gözlerini kısıp gökyüzüne baktı. Yüz hatları gerilmişti. Usulca mırıldandı: - Öylesine bir laf ettim işte anne. Bakma sen bana, nereye gideceğiz ki... Bu sırada kelebeğin peşinde koşan Sarıbaş aniden durdu. Kulaklarını dikip Hakan''ın yüzüne baktı. Kesik kesik iki kere havladı. Sonra garip sesler çıkartmaya başladı. Ana oğul dikkatle baktılar hayvana: - Bir şeylerden huzursuz oldu galiba... Sarıbaş, gel oğlum, ne oldu? O anda kerevet altından kayıyormuş gibi oldu yaşlı kadının. Tutundu ağacın gövdesine. Bir iki saniyelik bir sarsıntı yaşamışlardı. Hakan yerinden fırladı: - Korkma anne zelzele oldu! - Bismillahirrahmanirrahim... Bizleri koru Yarabbim... Köpekler anlarmış, bak bu da anladı.
Hakan dikkatle durup bekledi. Bir şey yoktu, hafifçe bir sallanmışlar, geçip gitmişti. - Sıcaklardan belliydi zaten. Allah''tan az oldu... Bir anda Hülya geldi aklına yeniden. Kim bilir ne kadar korkmuştu genç kız. Evvelden olsa koşarak gider, sorar, onu sakinleştirmeye çalışırdı. Oysa şimdi... Aklı almıyordu bu ayrılığı bir türlü. En çok kafasını kurcalayan sözler ise son söylenenlerdi: "Başka birisiyle evleneceğim ben!" Kıskançlık insanların içini kemirip bitiren bir hastalık gibidir. İşte bu korkunç hastalığın pençesinde kıvranıyordu Hakan. Kimdi sevdiği kızı elinden alan, ona yüz çevirten? Onun bu düşünceleri yüzünün bulutlanmasına sebep olmuş, Meserret hanım da bunu hemen fark etmişti: - Oğlum, otur da konuş benimle. Yiyip bitirme kendini ne olur! - Ne konuşayım anne? Bitti işte... Bu saatten sonra ne olur ki. Bu soğukluk, bu şüphe girdi bir kere içimize. Şimdi kapıyı çalıp gelse ne diyeceğim ona bilmiyorum ki... Yaşlı kadın oğlunun nasıl kırgın, nasıl ıstırap dolu olduğunu daha iyi anlıyordu. Yutkundu.
- Zaman her şeyin ilacıdır oğlum... Allah Hülya''yı mesut etsin demekten başka çare yok... ¥ DEVAMI YARIN

