Meserret hanım küçük, plastik bir yoğurt tasına biraz su doldurmuş, yayık, sarı renkli eski bir plastik tabağa da biraz pilav koymuş, üzerine de köftenin suyundan döküp, bir tane küçük köfte ufalamış bir şekilde geldi ağacın altına.
- Haydi bakalım, gel Sarıbaş! Doyuralım karnımızı.
Hakan usulca yere bıraktı yavruyu. Telaşla atıldı tabağa köpek. Nefes almadan yiyordu yemeği. Acıyarak baktı yaşlı kadına: - Ah canım benim, nasıl acıkmış şuna bak! Bekçi olur Hakan''ım bu bize. Bahçede yatar, sen bir de kulübe yaparsın buna. Delikanlı başını salladı, usulca mırıldandı: - Yaparım anne.
Meserret hanım dizlerine tutunarak çömeldiği yerden kalktı: - Sarıbaş''ı hallettik. Şimdi sıra benim karabaşlı oğluma geldi. Ne oldu sana bir tanem. Gel önce yemeğini koyayım. - Aç değilim anne! - Olur mu hiç yavrum, ben de yemedim, bekledim seni. Sen yemezsen ben de yemem. Hem bak, tepsi köftemiz var. İki üç lokma da olsa yenir. Babacığın ne derdi, öğün eksilmez. Hele akşam yemeği, hiç! Kısa, küçük adımlarla gidip mutfaktan yemekleri getirdi. Oğlunun tabağına koydu. Hakan itiraz etmedi. Hayatta annesine karşı duyduğu saygı, sevgi çok büyüktü. Onu incitmekten, kırmaktan korkardı. Bu yüreğinin kan ağladığı günde bile acısını gömüp, onu kırmamak için ses çıkartmıyordu. Lokmalar ağzında büyüyordu. Boğazında saatlerdir duran hıçkırık fırlayıp kaçmak için bir fırsat arayan tutsak bir hayvan gibi paralıyordu içini. Güçlükle yuttu lokmalarını. Meserret hanım işaret etti bardağı: - Ayranını da iç bakayım. Seni ferahlatır. Nihayet yemekleri bitmişti. Yaşlı kadın bulaşıkları büyük bir sininin içine doldurup mutfağa götürdü. Sonra bulaşığı yıkamadan dönüp geldi: - Anlat bakayım oğlum, ne oldu sana? Hakan''ın dudakları titredi. Acınacak bir çaresizlikle baktı anacığının yüzüne. Meserret hanım yüreğinin ezildiğini hissetti. Oğlunun başını sıvazladı usulca: - Kim üzdü seni bu kadar evladım? - Bitti! Anne. Hülya''yla ayrıldık... Yaşlı kadın yutkundu. Geriye doğru attı vücudunu: - Neden bir tanem? Ne oldu ki? Kekeledi Hakan: - Başkası... başkası varmış anne. Başkasıyla evlenecekmiş. Bana hakaret etti, aşağıladı beni. Yakasından düşmemi söyledi. Hiç istememiş meğerse beni. Şimdi bir başkasını seviyormuş ve onunla... Devam edemedi... O yaralı bir hayvan gibi bekleyen hıçkırık zincirlerini kopartmıştı nihayet, boğuk bir çığlıkla fırladı gırtlağından. Yağmur gibi dökülüverdi gözyaşları. Sarıldı anacığının boynuna, katıla katıla ağlamaya başladı... - Sakin ol oğlum! Dur bakayım hele... Nasıl başkası, kimmiş bu? Hıçkırıklar arasından cevapladı annesinin sorusunu: - Bilmiyorum anne, söylemedi, bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum, geldi, zehrini kustu ve gitti.
Uzun süren bir sessizlik oldu. Hakan da artık hıçkırmıyor, tuhaf bir sessizlik ve boyun büküşle ağlıyordu. Dudaklarını dişlerinin arasına sıkıştırmış, bakışları gökyüzüne dönük, yaşlar akıyordu gözlerinden. Küçük Sarıbaş ise mahzun bir yüzle gözlerini dikmişti genç adama. Arada bir tiz sesler çıkartıyor, sanki o da onunla birlikte ağlıyordu. Meserret hanım başının örtüsünü düzeltti. Söyleyecek hiçbir şey bulamıyordu. Oğlunun ellerini avuçlarının içine aldı: - Üzme kendini oğul. Analığımın en zor anını yaşıyorum... Ne diyeyim... DEVAMI YARIN

