Annesinin yumuşacık sesi daldığı o korkunç düşünceden bir anda sıyrılıp kendine gelmesine sebep olmuştu. Adeta silkelendi birden. Meserret hanım telaşla baktı oğluna: - Yavrum, neyin var? Çok kötü görünüyorsun? Kekeledi Hakan: - Yok... Yok anneciğim bir şey. İyiyim ben, merak etme... Yaşlı kadın ayaklarının ağrısından sürüyerek attı adımlarını, kerevetin bir kenarına çöktü: - İzin ver gidip konuşayım oğul! Belki bir çaresini buluruz. Belki seni kızdırmak için konuşmuştur Hülya öyle! Hiç o kadar senedir arkadaşlık ettiğin bir kız bir günde böyle yapar mı? Hem herkesler biliyor sizin evleneceğinizi, anası, babası, etraf! Bir gidip dolanayım, belki bir şeye kızmıştır. Gençlik bu, hem kız kısmı dediğin naz yapar! Hülya da cahil, bakma liseyi falan okuduğuna, daha aklı bir şeye ermiyor, hayatı bilmiyor. Şimdi her şey ona kendi doğrularıyla gözüküyor. Hakan elini tahta masaya indirdi hızla: - Yeter anne! İstemiyorum hiçbir şey! Ben Hülya''yı kaybettiğim için üzgün değilim. Ben bunca senedir gerçeklerden kaçtığım için kendime kızgınım, aldatılmayı hazmedemiyorum, gururumun ayaklar altında parçalanmasını kabul edemiyorum. Bu saatten sonra her şey eskisi gibi olur mu sanıyorsun? Yüreğimin kırılan parçaları yapışsa bile izi kalmayacak mı? Hiçbir şey ilk hali gibi olabilir mi? Yutkundu. Sesini yükselterek söylemişti bütün bunları peş peşe. Mahcup bir şekilde başını kaldırdı.
- Affet anacığım, sesimi yükseltmek istememiştim. Ne olur kusuruma bakma! Meserret hanım sevgiyle uzattı kollarını... Bir yavru kedi gibi sokuldu Hakan anasının kucağına. Başını onun omzuna yaslayıp saatlerdir güçlükle tuttuğu hıçkırıklarını serbest bırakıverdi. Şimdi o, anacığının göğsünde yüreğindeki ıstırabı boşaltıyor, Meserret hanım ise usul usul onun simsiyah saçlarını şefkatle okşuyordu. Sarıbaş ise küçük mırıldanmalarla Hakan''ın ayaklarının dibine yaklaşmış, başını genç adamın çıplak ayaklarına yaslayarak yatmıştı. Gözleri ise kıpırdamadan genç adama dikili, dikkatle bakıyordu. Uzun bir zaman geçti. Neden sonra usulca geriye çekildi Hakan. Gözleri kıpkırmızıydı. Gülümseyerek baktı ayaklarının ucunda yatan köpeğe: - Şunun haline bak anne! Meserret hanım eğildi: - Kıyamam sana ben küçük şey! Benimseyiverdi yeni evini, ne yapsın, bunlardaki sadakat insanlarda olsa! Yüzü yeniden bulutlandı delikanlının. Haklıydı annesi. Neden bu kadar acımasızdı insan denen mahlûk acaba? İçini çekti çaresizce. Daha fazla kapıp koyuvermeyi de yakıştıramıyordu kendine. Çevresindeki herkes onu güçlü, soğuk kanlı bir genç olarak bilirdi. Bu imajına yakışır bir şekilde davranmak zorunda hissediyordu kendini garip bir baskıyla. Hoş, insanların ıstıraplarını doyasıya ve istedikleri gibi yaşamalarında hiçbir zaman bir tuhaflık yoktur ama yine de Hakan böyle düşünüyordu. Sakin ve makul olmaya çalışan bir ses tonuyla mırıldandı: - Sakın bir yere gitmeye kalkma anne! Sakın gitme Nemika teyzeye falan. Oluruna bırak her şeyi. Neler unutulmamış, nelere alışılmamış ki hayatta. Bak babacığımın yokluğuna bile alıştık. Yüreğimize gömdük ve hayatımız devam etti. Buna mı alışılmayacak? Biraz zaman gerekiyor sadece. Merak etme sen! Yaşlı kadın tereddütle süzdü oğlunu. Başını salladı yavaşça: - İnşallah oğul, İnşallah... Hakan ayağa kalktı. Bedenini geriye doğru attı, kollarını başının üzerinde birleştirip gerdi. Ağlamak iyi gelmişti. Gülümsedi: - İyi ki sen varsın anne! Derdimin ortağı, yüreğimin hocasısın sen... İyi ki varsın anam... Eğilip onun yumuşacık, son senelerde iyice buruşmuş yanaklarından sevgiyle öptü.
DEVAMI YARIN

