Kaydet
a- | +A

İskender bey ofisine girmeden önce sekreterine talimatlarını verdi: - Ticaret odasını ara, saat onbirde Turizm Bakanlığını ara. Bana müsteşarla bir randevu ayarla. En önemlisi, şimdi hemen Erol Sönmez''i ara. Bir de kahve getir. Genç kız saygıyla fırladı ayağa: - Baş üstüne efendim. Sekreterin odası da aynı İskender beyin odası gibi gül kurusu halı ve siyah mobilyayla dizayn edilmişti. Hemen odaya giriş kapısının sol tarafında yaklaşık bir buçuk metre ötede bir küçük kapı daha vardı. Genç sekreter o kapıdan girdi. Dışarıdan görüldüğü kadarıyla küçük bir mutfaktı burası. Tavandan tezgahın üzerine kadar inen iki tane kapaklı dolap, altında mermer bir tezgah ve pırıl pırıl paralayan bir çeşme görünüyordu. Kapının yanında kalan bölümde ise bir ocak vardı. Sekreter kız kahveyi hemen yaptı. Fincanla içeriye girmeden önce üstünü başını düzeltti. Saygıyla adamın masasına bıraktı kahveyi. Hemen masanın üzerinde duran telefona sarılıp Sönmez Holding''in telefonunu çevirdi. İki dakika sonra Erol bey hattın öteki ucundaydı. Aynen geldiği gibi sessizce çıktı odadan sekreter telefonu İskender beye uzattıktan sonra.

- Alooo, Erol beyciğim, saygılar. Ben İskender Gülhan, nasılsınız? Karşıdan gelen cevabı dinlerken alnında biriken terleri siliyordu geçen yaz Paris''ten aldığı mendiliyle.

- Bize bir hafta, on gün kadar müsaade, Esin halasında. Mudanya''da yani, biraz bunalmıştı sınavlardan dolayı. Kafasını dinlesin, dinlensin diye yolladık. İzin verirsiniz umarım. Gelince bu iş bitecek, söz veriyorum.

Aldığı cevaptan memnun kalmış olacak ki yapmacık bir kahkaha patlattı: - Hah, hah, hah, ne demek efendim, saygılar sunuyorum, hanımefendiye hürmetler, Onur bey oğlumuz, Aslı kızıma sevgiler.

Telefonu kapatınca derin bir nefes alarak arkasına yaslandı. Sekreterinin getirdiği bol köpüklü kahvesinden gürültülü bir yudum aldı. Kaşları yeniden çatılmıştı. Telefona uzandı tekrar. Bu sefer ablasının numarasını çevirdi. Sinirli bir tavırla bekledi telefonun açılmasını. Çok geçmeden Mualla hanımın sesi duyuldu: - Alo, buyurun? - Abla, benim, İskender... Nerede o? - Aaa, İskender... Merhaba. Kim nerede? Esin mi? Biraz dolaşmaya çıktı, ben yolladım, hem alış veriş vardı, onu yapacak, biraz da hava alacak. Ne vardı oğlum? İskender bey sesini yükseltti farkında olmadan: - Abla ona biraz nasihat et! Aklını başına toplasın. Bundan iyi kısmet olmaz, anlatmıştır meseleyi sana. Beni rezil etmesin.

Cevap vermedi Mualla hanım. Yutkundu sadece. Bir süre devam eden sessizlik sonunda fısıldadı: - Konuşurum İskender. Eğer dinlerse beni... Çok sarsılmış olduğu belli.

- Sakın ha! Ne demek sarsılmış, işte seni gördük, hayatın boyunca yokluk içinde yaşadın. İnat etmeyip eniştemle evlenmeseydin kim bilir şimdi ne saltanat içindeydin!. Mualla hanım sert bir sesle bağırdı: - Ama mutluydum İskender. O saltanat bana yaşadığım mutlulukları verecek miydi? - Bırak bunları abla, bunlar duygu sömürüsü, edebiyat, fasa, fiso.. Aslolan paradır abla, servetle her şeyi alırsın, mutluluğu bile.

Yaşlı kadın bu zihniyete evvelden beri söyleyecek bir söz bulamamıştı. Cevap vermemeyi tercih etti yine. Sadece karşı tarafı şüphelendirmemek için bir şeyler konuşması gerekiyordu: - Tamam, sen haklısın, merak etme, bırak birkaç gün kalsın burada Esin. Benim yanımda, ben onu ikna etmeye çalışırım.

İskender beyin keyfi yerine gelmişti. - Haydi abla göreyim seni... Hallet şu işi. Ellerinden öptüm. Telefonu kapatıp, heyecanla ovuşturdu ellerini. Bu evliliğin kendisine getireceği yararları düşünmeye başladı.

DEVAMI YARIN